Mevlana, Celaleddin-i Rumi

Mevlana, Celaleddin-i Rumi ve Özlüsözleri

1207 / İran
1273 (66 yaşında) / Türkiye, Konya

Islâm ve tasavvuf dünyasında tanınmış Iranlı şair, düşünce adamı ve Mevlevi yolunun öncüsüdür.

Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (Rumi adı, Anadolu ya yerleşip orada yaşadığı için (o dönemde Anadolu ya Diyarı-ı Rum deniliyordu); "Efendimiz" manasına gelen Mevlânâ ise, kendisine karşı duyulan büyük saygının belirtisi olarak verilmiştir), dönemin Islam kültür merkezlerinden Belh kentinde hocalık yapan ve Sultan-ül Ulema (Bilginler Sultanı) lakabıyla anılan Bahaeddin Veled in oğludur. Mevlânâ, babası Bahaeddin Veled in ölümünden bir yıl sonra, 1232 yılında Konya ya gelen Seyyid Burhaneddin in manevi terbiyesi altına girmiş ve dokuz yıl O na hizmet etmiştir.

Babasının ölümüne kadar olan dönem

Harzemşah hükümdarları Bahaeddin Veled in halk üzerindeki etkisinden her zaman tedirgin olmuştu; çünkü o, insanlara son derece iyi davranır, ayrıca onlara her zaman anlayabilecekleri yorumlar getirir, derslerinde kesinlikle felsefe tartışmalarına girmezdi. Söylenceler, Bahaeddin Veled ile Harzemşah hükümdarı Alaeddin Muhammed Tökiş (ya da Tekiş) arasında geçen bir olaydan söz eder: Bahaeddin Veled bir gün dersinde, felsefeye ve felsefecilere şiddetle çatmış, onları Islam dininde var olmayan şeylere (bid at) uğraşmakla suçlamıştı. Ünlü Islam felsefecisi Fahrettin Razi buna çok kızdı ve onu Muhammed Tökiş e şikayet etti. Hükümdar, Razi yi çok sayar ona özel olarak itibar ederdi. Razi nin uyarıları ve halkın Bahaeddin Veled e gösterdiği ilgi ve saygı bir araya gelince, kendi yerinden kuşkuya düşen Tökiş, Belh kentinin anahtarlarını ona gönderdi. Bu, benim yerime iktidarı sen kullan, anlamına gelen bir davranıştı. Söylendiğine göre bu davranışı "bir yerde iki sultan olmaz" diye karşılayan Bahaeddin Veled, hemen göç hazırlıklarına başladı, ailesini, kitaplarını, sadık müritlerini yanına alarak ülkeden ayrıldı (1212 ya da 1213).

Nişapur kentinde ünlü şeyh Feridüttin Attar onları karşıladı. Aralarında önemli konuşmalar geçti. Küçük Celaleddin de bu konuşmaları dinliyordu. Attar, Esrarname (Sırlar Kitabı) adlı ünlü kitabını Celaleddin e hediye etti ve yanlarından ayrılırken küçük Celaleddin i kastederek, yanındakilere "bir deniz bir ırmağın ardına düşmüş gidiyor" dedi. Bahaeddin Veled e de, "umarım yakın bir gelecekte oğlunuz alem halkının gönlüne ateş verecek ve onları yakacaktır" diye bir açıklama yaptı (Mevlânâ Esrarname yi her zaman yanında taşımış, Mesnevi sinde Attar dan ve onun kıssalarından sık sık söz etmiştir).

Kafile, Bağdat ta üç gün kaldı; sonra hac için Arabistan a yöneldi. Hac dönüşü, Þam dan Anadolu ya geçti ve Erzincan, Akşehir, Larende de (günümüzde Karaman) konakladı. Bu konaklama, yedi yıl sürdü. On sekiz yaşına gelmiş olan Celalettin, Semerkandlı Lala Þerafettin in kızı Gevher Hatun ile evlendi. Oğulları Mehmet Bahaeddin (Sultan Veled) ile Alaeddin Mehmet, Larende de doğdular. Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat, sonunda Bahaeddin Veled i ve Celaleddin i Konya ya yerleşmeye razı etti. Onları yollarda karşıladı. Altınapa Medresesi nde konuk etti. Başta hükümdar olmak üzere saray adamları, ordu ileri gelenleri, medreseliler ve halk, Bahaeddin Veled e büyük bir saygıyla bağlanıyor, müridi oluyordu. Bahaeddin Veled 1231 de Konya da öldü ve Selçuklu Sarayı nda gül bahçesi denilen yere defnedildi. Hükümdar yas tutarak bir hafta tahtına oturmadı. Kırk gün, imarethanelerde onun için yemek dağıtıldı. Bu mesneviside böylece sona erdi.

Babasının ölümünden sonraki dönem

Babasının vasiyeti, sultanın buyruğu ve Bahaeddin in müritlerinin ısrarlı ricaları sonucu Celaleddin babasının yerine geçti. Bir yıl süreyle dersleri, vaazları ve fetvaları o verdi. Sonra, babasının öğrencilerinden Tirmizli Seyhit Burhaneddin Muhakkik ile buluştu. Tirmizli olduğu için Tirmizi diye anılan Burhaneddin, Konya daki bu buluşmada genç Celaleddin i o çağda geçerli olan bütün Islam bilim dallarından sınava soktu. ve gösterdiği başarıdan sonra "bilgide eşin yok; gerçekten seçkin bir ersin. Ne var ki, baban hal ehli (gönül ve ruh adamı) idi; sen kal ehlisin (söz adamı). Kal i bırak, onun gibi hal sahibi ol. Buna çalış, ancak o zaman onun gerçek varisi olursun, ancak o zaman Güneş gibi alemi aydınlatabilirsin" dedi (Sultan Veled (Mevlânâ nın oğlu) ünlü Ibtidaname (Başlangıç Kitabı) adlı kitabında olayı böyle anlatır). Bu uyarıdan sonra, Celaleddin 9 yıl boyunca Burhaneddin Muhakkik Tirmizi ye müritlik etti, seyr-ü sülük denen tarikat eğitiminden geçti. Halep ve Þam medreselerinde öğrenimini tamamladı, dönüşte Konya da hocası Tirmizi nin gözetiminde art arda üç kez çile çıkarttı, riyazete (her tür perhiz) başladı. Hocası artık Kayseri ye dönmek istiyor, Celaleddin onu bırakmıyordu. Günün birinde Tirmizi, öğrencisinden habersiz yola çıktı ama yolda atı tökezleyip düşünce ayağı incindi. Dönüp Konya ya geldi ve Celaleddin e "neden beni bırakmıyorsun?" diye sordu. O da hocasına "neden gitmek istiyorsun?" dedi. Tirmizi bu soruya şu yanıtı verdi: "Buraya güçlü bir gönül aslanı yöneldi, sana gelecek. Ben de bir din aslanıyım. Biz birbirimizle geçinemeyiz, birbirimize ağır geliriz". Bu açıklamadan sonra Tirmizi, Kayseri ye gitti ve 1241 de orada öldü. Celaleddin, Konya ya yönelen o gönül aslanını bir süre bekledi. Ne var ki, hocasını unutamıyordu. Bütün kitaplarını ve ders notlarını topladı. Fihi-Ma Fih (Ne Varsa Içindedir) adlı yapıtındaki açıklamalarında sık sık hocasından alıntılar yaptı. Beş yıl boyunca medrese fıkıh ve dinbilim okuttu, vaiz ve irşatlarını sürdürdü.

Tebrizli Şems

1244 te Konya nın ünlü Şeker Tacirleri (Şeker Furuşan) hanına baştan ayağa karalar giymiş bir gezgin indi: Adı Şemsettin Muhammed Tebrizi (Tebrizli Şems) idi. Yaygın inanca göre Ebubekir Selebaf adlı ümi bir şeyhin müridi idi. Gezici bir tüccar olduğunu söylüyordu. Sonradan Makalat (Sözler) adlı kitabında da anlattığına göre, bir aradığı vardı. Aradığını Konya da bulacaktı, gönlü böyle diyordu. Yolculuk ve arayış bitmişti. Ders saatinin bitiminde Iplikçi Medresesin ne doğru yola çıktı ve Mevlânâ yı atının üstünde danişmentleriyle birlikte gelirken buldu: atın dizginlerini tutarak sordu ona: "Ey bilginler bilgini, söyle bana, Muhammed mi büyüktür, yoksa Bayezit Bistami mi?" Mevlânâ yolunu kesen bu garip yolcudan çok etkilenmiş, sorduğu sorudan ötürü şaşırmıştı: "Bu nasıl sorudur?" diye kükredi. "O ki peygamberlerin sonuncusudur; O nun yanında Bayezit in sözü mü olur?" Bunun üstüne Tebrizli Þems şöyle dedi: "Neden Muhammed kalbim paslanır da bu yüzden Rabbime günde yetmiş kez istiğfar ederim diyor da , Bayezit kendimi noksan sıfatlardan uzak tutarım, bedenimin içinde Allah tan başka varlık yok diyor; buna ne dersin?" Bu soruyu Mevlânâ şöyle karşıladı: "Muhammed her gün yetmiş makam aşıyordu. Her makamın yüceliğine vardığında önceki makam ve mertebedeki bilgisinin yetmezliğinden istiğfar ediyordu. Oysa Bayezit ulaştığı makamın yüceliğinde doyuma ulaştı ve kendinden geçti, gücü sınırlıydı.; onun için böyle konuştu". Tebrizli Þems bu yorum karşısında "Allah, Allah" diye haykırarak onu kucakladı. Evet, aradığı O ydu. Kaynaklar, bu buluşmanın olduğu yeri Merec-el Bahreyn (iki denizin buluştuğu nokta) diye adlandırdı.

Oradan, birlikte, Mevlânâ nın seçkin müritlerinden Selahaddin Zerkub un hücresine (medresedeki odası) gittiler ve halvet (iki kişilik kesin bir yalnızlık) oldular. Bu halvet süresi hayli uzun oldu (kaynaklar 40 gün ile 6 aydan söz eder). Süre ne olursa olsun, Mevlânâ nın yaşamında bu sırada büyük bir değişme oldu ve yepyeni bir kişilik, yepyeni bir görünüm ortaya çıktı. Mevlânâ artık vaazlarını, derslerini, görevlerini, zorunluluklarını, kısaca her davranışı, her eylemi terk etmişti. Her gün okuduğu kitapları bir yana bırakmış, dostlarını, müritlerini aramaz olmuştu. Konya nın hemen her kesiminde, bu yeni duruma karşı bir itiraz, bir isyan havası esiyordu. Kimdi bu gelen derviş? Ne istiyordu? Mevlânâ ile hayranları arasına nasıl girmiş, ona bütün görevlerini nasıl uutturmuştu. Þikayetler, ayıplamalar o dereceye vardı ki, bazıları Tebrizli Þems i ölümle bile tehtid ettiler. Olaylar böyle üzücü bir görünüm kazanınca, bir gün canı çok sıkılan Tebrizli Þems, Mevlânâ ya Kur an dan bir ayet okudu. Ayet, "işte bu, sen ile ben in arasındaki ayrılıktır" anlamına geliyordu. Bu ayrılık gerçekleşti ve Tebrizli Þems bir gece habersizce Konya yı terk etti (1245).

Tebrizli Þems in gidişinden son derece etkilenen Mevlânâ kimseyi görmek istememiş, kimseyi kabul etmemiş, yemeden içmeden kesilmiş, sema meclislerinden, dost toplantılarından büsbütün ayağını çekmişti. özlem ve aşk dolu gazeller söylüyor, gidebileceği her yere gönderdiği ulaklar aracılığıyla Tebrizli Þems i aratıyordu. Müritlerin bazıları pişmanlık duyup Mevlânâ dan özür dilerken, bazıları da Tebrizli Þems e büsbütün kızıp kinlenmekteydiler. Sonunda onun Þam da olduğu öğrenildi. Sultan Veled ve yirmi kadar arkadaşı Tebrizli Þems i alıp getirmek üzere acele Þam a gittiler. Mevlânâ nın geri dönmesi için yanıp yakardığı gazelleri ona sundular. Tebrizli Þems, Sultan Veled in ricalarını kırmadı. Konya ya dönünce kısa süreli bir barış yaşandı; aleyhinde olanlar gelip özür dilediler. Ama Mevlânâ ile Tebrizli Þems gene eski düzenlerini sürdürdüler. Ancak bu durum pek fazla uzun sürmedi. Dervişler, Mevlânâ yı Tebrizli Þems ten uzak tutmaya çalışıyorlardı. Halk da Mevlânâ ya Tebrizli Þems geldikten sonra ders ve vaaz vermeyi bıraktığı, sema ve raksa başladığı, fıkıh bilginlerine özgü kıyafetini değiştirip Hint alacası renginde bir hırka ve bal rengi bir küllah giydiği için kızıyordu. Tebrizli Þems e karşı birleşenler arasında bu kez Mevlânâ nın ikinci oğlu Alaeddin Çelebi de vardı.

Sonunda sabrı tükenen Tebrizli Þems "bu sefer öyle bir gideceğim ki, nerde olduğumu kimse bilmeyecek" deyip, 1247 yılında bir gün ortadan kayboldu (ama Eflaki onun kaybolmadığını, aralarında Mevlânâ nın oğlu Alaeddin in de bulunduğu bir grup tarafından öldürüldüğünü ileri sürer). Sultan Veled in deyişine göre Mevlânâ adeta deliye dönmüştü; ama sonunda onun gene geleceğinden umudunu keserek yeniden derslerine, dostlarına, işlerine döndü.

Selahattin Zerküb

Bu dönemde Mevlânâ, Tebrizli Şems ile kendi benliğini özldeşleştirme deneyimini yaşıyordu (bu, bazı gazellerin taç beyitinde kendi adını kullanması gerekirken, Tebrizli Þems in adını kullanmasından da anlaşılmaktadır). Aynı zamanda Mevlânâ o sırada kendine en yakın hemhal olarak (aynı hali paylaşan dost) Selahattin Zerküb u seçmişti. Tebrizli Þems in yokluğunu onunla gideriyor. Selahattin Zerküb, Mevlânâ nın gözünde Þems ile özdeşleşiyordu. Selahattin, erdemli ama okuması yazması olmayan bir kuyumcuydu. Aradan kısa bir zaman geçince, bu kez müritler Tebrizli Þems yerine Selahattin i hedef edindiler. Ne var ki bu kez Mevlânâ ve Selahattin kendilerine karşı duyulan gergin havaya pek aldırmadılar. Selahattin in kızı Fatma Hatun ile Sultan Veled evlendirildi.

Mevlânâ ile Selahattin on yıl süreyle bir arada bulundular. Selahattin i öldürme girişimleri oldu ve bir gün Selahattin Mevlânâ dan "bu vücut zindanından kurtulmak için izin istediği" rivayeti yayıldı; üç gün sonra da Selahattin öldü (Aralık 1258). Selahattin in cenazesinin ağlayarak değil, neyler ve kudümler çalınarak, sevinç ve şevk içinde kaldırılmasını vasiyet etmişti. Istediği her şey yapıldı.......furkan

Hüsamettin Çelebi

Selahattin in ölümünden sonra, yerini Hüsamettin Çelebi aldı. Hüsamettin in babası, Konya yöresi ahilerinin reisiydi. Onun için, Hüsamettin Ahi Türk oğlu diye anılırdı. Varlıklı bir kişiydi ve Mevlânâ ya mürit olduktan sonra bütün servetini onun müritleri için harcadı. Beraberlikleri Mevlânâ nın ölümüne kadar on yıl sürdü. O aynı zamanda Vezir Ziyaettin tekkesinin de şeyhiydi ve böylece iki ayrı makam sahibiydi.

Islam tasavvufunun en önemli ve en büyük yapıtı olan Mesnevi-i Manevi (genellikle yalnız Mesnevi diye anılır) Hüsamettin Çelebi aracılığıyla yazılmıştır. Bir gün birlikte sohbet ederlerken Çelebi bir konudan yakındı ve "müritler", dedi, "tasavvuf yolunda bir şeyler öğrenmek için ya Hakim Senai nin Hadika (Bahçe) adlı kitabını okuyorlar ya Attar ın Ilahiname sini, Mantık-ut-Tayr ını (Kuş Dili) okuyorlar. Oysa bizim de eğitici bir kitabımız olsaydı herkes bunu okuyacak ve ilahi gerçekleri ilk elden öğrenecekti." Hüsamettin Çelebi sözünü bitirirken, Mevlânâ sarığının katları arasından bükülmüş bir kağıt uzattı genç dostuna; Mesnevi nin ünlü ilk 18 beyti yazılmıştı ve hoca, müridine şöyle diyordu: "Ben başladım, gerisini sen yazarsan ben söylerim."

Bu çalışma yıllar boyu sürdü. Yapıt, 25.700 beyitten oluşan 6 ciltlik bir bütündü. Tasavvuf öğretisini birbirinden çıkan ilgi çekici öyküler aracılığıyla anlatıyor, olayları yorumlarken tasavvuf ilkelerini açıklıyordu. Mesnevi bittiği zaman artık epeyce yaşlanmış olan Mevlânâ yorgun düşmüş, ayrıca sağlığı da bozulmuştu. 17 Aralık 1273 te de öldü (ilk eşi Gevher Hatun ölünce, Mevlânâ Konya da ikinci kez Gera Hatun ile evlenmiş ve ondan Muzafferettin Alim Çelebi adında bir oğlu ve Fatma Melike Hatun adında bir kızı olmuştu. Mevlânâ nın soyundan gelen Çelebiler, genellikle Sultan Veled in oğlu Feridun Ulu Arif Çelebi nin torunlarıdır; Melike Hatun torunlarıysa Mevleviler arasında Inas Çelebi olarak anılır.)

Felsefesi

Mevlânâ, Islam dinini, şiir, sanat, raks, müzik yoluyla en ince yorumlayan kişidir. Bu yorum, Islam ve Islam dışı bütün insanlık tarafından benimsenmiş, esin kaynağı olmuştur. Ingiliz doğubilimcisi A.J. Arberry, Mevlânâ yı "dünyanın en büyük ozanı" olarak nitelerken, Goethe onun etkisinde kalmış, Rembrandt tablosunu yapmış, Muhammed Ikbal felsefesini onun düşünceleri üstüne kurmuş, Ingiliz doğubilimcisi Nicholson 30 yıl çalışarak Mesnevi yi Ingilizceye çevirmiş ve yapıtın Batı dünyasından tanınmasını sağlamıştır. Mevlânâ yüzyıllardır etkisini, canlılığını yitirmeyen bir büyük ozan ve düşünce adamı niteliğini korumaktadır. Kişi, inanç ve düşünce özgürlüğüne olağanüstü bir değer vermesi, bütün insanları (suçlu-suçsuz, mecusi-putperest, kara-sarı, efendi-köle) saygıya ve sevgiye çağırması onun en büyük özelliğidir.

Mevlânâ tam bir vahdet-i vücud (varlık birliği) savunucusudur. Ona göre, her varlık Hak kın bir ayrı tecellisidir ve yaradılmışlara uygulanan her eylem aslında Yaratan a uygulanıyor demektir. Onun için, soyut bir Allah sevgisi yerine, somut bir sevgi, yani Hak kı halkta ve halkı Hak ta sevmek gerekir.

Mevlânâ biçimci değildi, her türlü kısıtlamanın karşısındaydı. Edep, vefa, sabır, eğitim gibi ahlak kavramlarının gerçek anlamını aramayı ve insanlara bunu öğretmeyi iş edinmişti. Ona göre, asıl konu "insan"dı. Din, felsefe, ahlak, insanı daha mutlu etme yolunda gelişen araçlardı. Bu araçlara takılıp kalmak, gelişmeyi ve gelişme hızını kesecek yanlış davranışlardı. Doğru olan, gerçeğe giden yolu bulmaktı ve bu yol, "aşk" tan geçerdi: Sonsuz bir sevgi. Bu sevgi hoşgörü ve vefa kavramlarıyla desteklenecek, beslenecekti.

Mevlânâ için, sözünü ettiği bu aşk anlatılmaz, yaşanır; yaşayarak öğrenilirdi. Bu nedenle, bir gün kendisine "aşk nedir efendim" diye soran bir öğrencisine "Ben ol da bil" yanıtını verdi.

Mevlânâ nın ilkelerinden ve Islam inancına getirdiği yorumdan Mevlevi tarikatı doğdu ama Mevlânâ bir tarikat kurucusu değildir. Mevlevilik onun ölümünden sonra oğlu Sultan Veled ile halifesi Hüsamettin Çelebi nin birlikte hazırladıkları bir örgütlenmeye göre kurulmuştur

ÖzlüSözleri

"Şefkatte güneş gibi, kusurlu örtmede gece gibi, cömertlikte su gibi, tevazuda toprak gibi ol."

"Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir."

"Adalet nedir? Her şeyi yerine koymak. Zulüm nedir? Bir şeyi yerine koymamak, başka yere koymak."

"Dünle beraber gitti düne ait ne varsa, bugün yeni şeyler söylemek gerek."

"Dostun yanına hediyesiz gitmek, buğdaysız değirmene gitmek gibidir."

"Eğer sen, can konağını arıyorsan, bil ki, sen cansın. Eğer bir lokma ekmek peşinde koşuyorsan, sen bir ekmeksin. Bu gizli, bu nükteli sözün manasına akıl erdirirsen, anlarsın ki, aradığın ancak sensin sen."

"Herkes aynı fikirdeyse, hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir."

Anahtar Kelimeler
Mevlana, Celaleddin-i Rumi, tasavvuf, Muhammed Ikbal, Goethe, mevlevilik
Benzer Kişiler

Halil Cibran (Ünlü Kişiler) Lübnan doğumlu ABD li şair ve yazar.

Ali Şeriati (Ünlü Kişiler) İranlı Müslüman sosyolog, aktivist, düşünür ve yazar.

Hacı Bektaş Veli (Ünlü Kişiler) Anadolu'da yaşamış, mistik, seyyid, mutasavvıf şair ve İslam filozofu.

Schiller, Friedrich (Ünlü Kişiler) Romantik felsefe akımının önemli düşünürü, şair, oyun yazarı ve tarihçi.

Humboldt, Wilhelm (Ünlü Kişiler) Dilbilimin gelişmesine yaptığı katkılarla 20. yüzyılda büyük önem kazanan Alman dil uzmanı, düşünür, diplomat ve eğitim reformcusudur.

Novalis (Ünlü Kişiler) Alman romantizminden şair ve filozof.

Voltaire (Ünlü Kişiler) Fransız devrimi ve aydınlanmasına büyük katkısı olmuş yazar.

Hegel (Ünlü Kişiler) Diyalektik mantık ekolünün kurucusu Alman filozof.

Wittgenstein (Ünlü Kişiler) Mantık ve dil felsefesi konularında yaptığı çalışmalarla 20. yüzyılın en önemli filozoflarından sayılır.

Tamamlayıcı Konular

Panenteizm (Felsefe Terimleri Sözlüğü) Panteizmde olduğu gibi Evren'in kendisinin Tanrı olduğunu, panteizmden farklı olarak da ilk devindirici olan tanrının Evren ve tüm varlıkları özünden yarattığını ve Evren'e aşkın, Evren'in bilincinde mutlak ve değişmez bir varlık olarak egemen olduğu inancıdır.

Tasavvuf (Felsefe Terimleri Sözlüğü) İnsanın duygu ve sezgi yoluyla Tanrı'ya erişmesini ve onunla bütünleşmesini mümkün gören öğreti.

Hurufilik (Felsefe Terimleri Sözlüğü) İranlı mutasavvıf Fazlullah Hurufi’nin harf ve rakamların çeşitli yorumları üzerine kurduğu inanç sistemidir.

İslam Felsefesi (Felsefe Terimleri Sözlüğü) Hristiyan skolastiğine paralel olarak Müslüman inançlarını antik Yunan felsefe ekolleri ile açıklama ve doğrulama çabasıdır.

Diyalektik Düşünce Tarihi (Felsefe) Diyalektik düşüncenin tarihi, eski Yunan medeniyetinden başlayarak anlatılıyor. Eski Yunan’dan, orta çağdan, klasik Alman düşüncesinden görüşlere yer veriliyor.

Romantizm (Felsefe Terimleri Sözlüğü) Aydınlanma Çağı'nda duygusal benlik bilincini, toplumu iyileştirmek ve insanın durumunu iyileştirmek için gerekli bir ön koşul olarak vurgulayan felsefi bir harekettir.

Alman Felsefesi (Felsefe Terimleri Sözlüğü) 18 ve 19 yy larda iyice belirginleşen ve Almanya'yı felsefenin yurdu haline getiren felsefi gelenekler.



Sitede yayınlanmasını istediğiniz Word veya PDF formatındaki özgün yazılarınızı denizemesaj@gmail.com adresine gönderebilirsiniz. Arzu ederseniz kendi isminizle yayılanır. Yine bu adresten görüş ve fikirlerinizi iletmeniz de mümkün.
You can send your original articles in Word or PDF formats that you want to be published on this site to denizemesaj@gmail.com. If you wish, it will publish by your own name. It is also possible to send your opinions and ideas at this address.