Metafiziğin Sonu

Çağdaş felsefi tartışmalar çerçevesinde metafiziğin sonu geldi mi ?


Metafiziğin Sonu

Husserl ve Russell, 1914’ün öncesinde, felsefeyi “ bilimin emin yolu” na sokmayı hayal etmişlerdi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu hayal canlılığını yitirir (Wittgenstein). Yerini yeni bir kanaate bırakır: Felsefe-veya en azından onun klasik “ figürü” olan metafizik- sona ermiştir.
Yerine başka bir şey mi koymalı? Neyi? Daha “ temelli” bir düşünce biçimi, bir “ Varlık düşüncesi” mi (Heidegger)? Yoksa geniş bir “ dünya görüşü” ne dayanan devrimci bir proje mi (Lenin)?

Yirmili yılların sonunda, bu sefer Avusturya’da, bu soruya daha ihtiyatlı ve daha “ pozitif” bir yanıt verilir. Yakınlıkları dolayısıyla meşhur bir “ çevre” etrafında bir araya gelen bilginlerden oluşan Viyana Çevresi’ne göre, varolan bilimlerin hepsi -matematik ve deneysel bilimler- metafiziğin yerini almalı ve bir bilim haline gelemeyeceği için metafiziğin asla cevap veremeyeceği soruları -uygun düşen bir dil kullanarak- bunlar sormalıdır.

Her ne kadar Aguste Comte’un düşüncesiyle doğrudan hiçbir ilişkisi olmasa da “ yeni-olgucııluk” , veya “ mantıksal olguculuk” ya da (daha sonrasında) “ mantıksal deneycilik” adı verilen bu hareket, tam manasıyla bir ekol oluşturmaz; ve Moritz Schlick, Rudolf Carnap, Haııs Hahn, Otto Neurath’ın isimleriyle anılır. Toplu bir manifesto (1929) yayımlanmasına karşın, hareketin yandaşları ve hatta en başta gelen üç dört siması arasında bile büyük bir düşünce çeşitliliği hüküm sürer.

Yine de grubun bütiin üyelerinde ortak iki genel çizgiyi önplana çıkartabiliriz. İlki, hepsinin de mantıkla ilgilenmesidir. İkincisi ise, bütün grup üyelerinin radikal deneyciliğidir.

Alman idealizminin ve özellikle de Hegel’ in kararlı düşmanları Viyana Çevresi üyeleri, -Leibniz ve Bolzano gibi- evrensel bir dilin hayalini kurarlar. Belli bir sorunu bu dile tercüme etmek ya sorunun çözümünü bulmak için yeterli olacaktır ya da onun sahte bir sorun olduğunu gösterecektir. Bu dilin, modern mantığın ışığında çözümlenmiş pozitif bilimin diji olacağından emin olan bu filozoflar, Frege, Moore ve RüsselPın başlattığı “ dilbilimsel yönelim” i izlerken, bu dönemece seleflerinden daha metafizikkarşıtı bir anlam yüklerler. Zaten “ dilbilimsel yönelim” ifadesini ortaya atan da (1953) yeni olgucu Gustav Bergmann’dır; bu ifade, Richard Rorty’nin hazırladığı meşhur “ çözümlemeci” [analitik] merinler antolojisinin başlığı sayesinde 1967’den sonra popülerlik kazanır.

Öte yandan Viyana Çevresi üyeleri -her ne kadar, bilimi sarsılmaz bir temele oturtmak yönündeki Kantçı projeyi başka bir şekilde benimseseler de- aşikâr deneycilikleri sebebiyle Kant’ı bir yana bırakarak, Hume’e ve bilhassa da daha önce bahsettiğimiz -tıpkı Bolzano’nun yapıtı gibi Avusturya-Macaristan İmparatorluğumda doğmuş- bir düşünce akımına, Mach’ın deneysel eleştiriciliğine yaklaşırlar.

Yeni-olgucuların tartışmasız üstadı olan Mach, Prag’daki Charles Üniversite’sinde yirmi sekiz yıl boyunca deneysel fizik dersi verdikten sonra, (1895’te) Viyana Üniversitesi’nce teklif edilen felsefe kürsüsünü kabul eder. Kürsüsüne “ tümevarımsal bilimler kuramı ve tarihi kürsüsü” adını verir. Bu görevi, hastalık sebebiyle emekli olmak zorunda kalıncaya kadar (1901) sürdürecektir. Radikal bir “ duyumsalcılığın” taraftan olan Mach, söylediğimiz gibi, her tür metafiziğe karşıdır. Bilimin üzerine konuştuğu nesnelerde gördüğü tek şey, bilim insanlarının, karmaşık duyumlar yığınından kalkarak kurdukları soyutlamalardır. Üstelik tehlikeli soyutlamalardır bunlar, çünkü Maclı’a göre bilim insanının görevi, dünyayı açıklamaya kalkmak değil, tasvir ermektir ve bilim de olsa olsa bir “ fenomenoloji” dir.

Bu mantığa sadık kalan Mach, -değişkenler arası işlevsel ilişkiyle ikame etmeyi önerdiği- nedensellik mefhumunu olduğu kadar, Newtoncu veya Kantçı mutlak zaman ve mekân fikirlerini de reddeder; böylece kısa zaman sonra bu fikirleri yıkacak olan Einstein’ı müjdelemiş olur. Aşikâr bir mana taşımakla birlikte, hiçbir ampirik göstergenin kendisine bağlanmadığı öğeler içeren her türlü sözceyi genel olarak reddeden Mach, idealizmle materyalizm arasındaki geleneksel çekişme içine sıkışıp kalmayı da kabul etmez. Buna karşın Mach’ın “ duyumsalcılığı” -kendisiyle buluşmak için 1882’de Prag’a gelen- William James ’in savunduğu tezlerle yakınlık arz eder ve 1914 ’te Russell’ın “ nötr” tekçilik adıyla savunacağı doktrine olduğu kadar Carnap’ın ilk dönem -Aufbaıt dönemi (1928)- felsefesine de ilham verecektir.

“ Duyumsalcılık” , her deneysel bilimin kullandığı kavramların tamamının tek ve aynı kaynaktan çıktığını düşünmeye el verdiği için, bilimin birliği tezini de gerekçelendirir; ve yeni-olgucular, “ tin bilimleri” ni doğa bilimlerinin doğrudan uzantısı haline getirmeye çalıştıklarından, bu fikre çokça bağlılık göstereceklerdir. Dolayısıyla yeni-olgucular her ne kadar Mach’ın mantık yasalarının fizyolojik temelleri olduğu yönündeki -Husserl’in eleştirdiği- sarsılmaz inancını paylaşmasalar da ona çok şey borçludurlar.

Mach emekli olduğunda kürsüsü bir başka AvusturyalI fizikçi olan Ludwig Boltzmann’a, ve Boltzmann’ın intiharından sonra da (1906) filozof Adolf Stöhr’e geçecektir. İşte kimi kez “ birinci” Viyana Çevresi diye adlandırılan grup, Birinci Dünya Savaşı’nın arifesindeki bu yıllarda, yani 1907 ile 1912 yılları arasında oluşur. Bu dönemde çevre, deneyselci eleştiricilikle büyülenmiş ve moda konular üzerinde fikir alışverişinde bulunmak isteyen üç gencin öylesine buluşmalarından ibarettir. Bu üç gençten Hans Hahn matematikçidir. Plıilipp Frank fizikçi; Otto Neurath ise iktisatçı ve sosyologdur.

Tartışmalarının merkezinde bilim felsefesi vardır. Mach’ın yandaşı olan bu üç genç, aynı zamanda Fransız fizikçi Pierre Duhem’i (1861-1916) ve Abel Rey’i de tutmaktadırlar. Duhem’in başlıca kitabı La Théorie physique, son objet, sa structure (Fiziğin Kuramı, Konusu ve Yapısı) (1906) 1908’de Almancaya çevrilmiştir. Abel Rey’in Théorie de la physique’i de (Fiziğin Kuramı) aynı şekilde 1908’de Almancada mevcuttur. Dolayısıyla müstakbel yeni-olgucular, bu yazarların savundukları “ uzlaşımcılık” tan bol bol nasiplenmiştirler. Yani, bilimsel kuramlara temel olan önermelerin, daima bilim insanının tercihiyle seçilmiş olduğunu ve ihtiyaç hasıl olduğunda yeniden gözden geçirilebileceği tezini benimsemişlerdir. Fakat tartışılan konular, yerine göre bilgibilimsel sınırları aşarak, her üçünün de duyarsız olmadığı siyasal, sosyal ve dini sorunlara doğru kayar.

Zaten savaş deneyimi de bu sorunlarla ilgili endişelerini arttıracaktır. Ma rx’in fikirlerinden etkilenen Otto Neurath (1882-1945)-, 1918’de Sosyal Demokrat Parti’ye katılır. Ertesi yıl, akademik çalışmalarını yarıda keserek, Bavyera’da henüz kurulmuş sosyalist hükümette planlama görevini alır. Hükümet komünizme kayıp sağ kanat tarafından tasfiye edildikten sonra (Mayıs 1919) Neurath, önce bir suikast girişiminden kurtulur ve daha sonra on sekiz ay hapis cezasına çarptırılır. Avusturya hükümetinin müdahalesi üzerine cezası sürgüne çevrilir. Neurath, Viyana’ya geri döner ve Toplum ve Ekonomi Müzesi’nin başkanlığına getirilir.

Aynı dönemde Viyana Üniversitesi, Hahn’ın tavsiyesi üzerine, Alman felsefeci Moritz Schlick’e (1882-1936), Stöhr’ün ölümünden bu yana (1919) boş duran Mach’ın kürsüsünü teklif eder. Schlick o dönemde iki kitap yazmıştır: Raunt und Zeit in der Gegenwartigen Physik (Çağdaş Fizikte Zaman ve Mekân) (1917), görelilik kuramının felsefi içerimlerini geliştirmektedir; Allgemeine Erkenntnislehre (Genel Bilgi Kuramı) (1918) ise sentetik a priori yargı kavramının Bolzanocu eleştirisini ele almaktadır. Buna göre sentetik a priori yargılar mevcut olmazlar, çünkü analitik a prori
olan mantıksal-matematik önermeler bir yanda, deneysel bilimlerin sentetik önermeleri de başka bir yandadır, ikisi arasında çakışma olamaz. Böylece, özellikle metafizik sözcelerin imkânı da dışlanmış olur.

Schlick 1922’de Viyana’ya yerleşir. Hans Halın, üniversitenin matematikçilerini -Friedrich Waismann ve Kurt Gödel’i- ve dostları olan Frank ve Neurath’ı, Schlick ile belli aralıklarla toplanmak konusunda ikna eder; zira grup içindeki tek “ profesyonel” filozof Schlick’tir. Bu gayri resmi toplantılar, bir süre sonra perşembe akşamları Viyana’da bir kafede yapılan düzenli buluşmalar haline gelecektir. Bu toplantılar sayesinde katılımcılar Frege ve Russell’ın yapıtlarını ve aynı zamanda son hali 1922’de çıkan Tractatus'u birlikte keşfederler.

1926’da grup, doçentlik sınavını Viyana Üniversitesi’nde vermek isteyen Rudolf Carnap’ın Almanya’dan dönüşüyle kuvvetlenir. Bu andan sonra “ ikinci” Viyana Çevresi, aşağı yukarı üç yıl sürecek olan yoğun bir faaliyet dönemine girer. Bu üç senenin en önemli olaylarından biri, Carnap’ ın çok iddialı -ve çok tartışma yaratan- Der Logische Aufbau der Welt (Dünyanın Mantıksal İnşası) kitabının yayımlanmasıdır.

Rudolf Carnap (1891-1970), matematik, fizik ve felsefeyle çok genç yaşta ilgilenmeye başlar. 1910 sonbaharında, Frege’nin derslerini izlemek için İean’ya gider. Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ona daha en başından “ anlaşılmaz bir felaket” olarak görünmüştü. Orduya katılan Carnap, 1917’ye kadar cephede savaşır. Rus devrimini ve ardından solun 1918-1919’da Almanya’daki geçici zaferini sevinçle karşılar.

Carnap, görelilik kuramının etkisinin belirgin olduğu mekân kavramı üzerine bir tezle 1921’de doktorasını İean’dan alır. Aynı yıl, -Frege’nin tavsiyesi üzerine- RıısselPın eserlerini okumaya başlar. Dış Dihıya Üzerine Bilgimiz Carnap’ı derinden etkiler. Aynı dönemde, Principia Mathematica üzerine aldığı notlardan (1924) Esquisse de logique mathématique (Matematik Mantığı Taslağı) isimli bir kitap oluşturur. Kitap 1929’da yayınlanır ve Tractatus ile birlikte, modern mantıktaki ilerleyişi felsefi açıdan ciddiye alan ilk yapıtlardan birisidir.

Son olarak 1923’te, bir başka buluşma Carnap’ın gelişimi açısından belirleyici olacaktır: Bu kişi, Kant-karşıtı bir çalışma olan Relativitätstheorie und Erkenntnis apriori'nin (Görelilik Kuramı ve A Priori Bilgi) yazarı (1920) Flambıırglu filozof Flans Reichenbach’tır (1891-1953). Carnap ve Reichenbach aynı amacı izlediklerini fark ederler: felsefi spekülasyonun yerine, mantığın kurallarına ve deneyin icaplarına riayet eden bilimsel bir düşünme şeklini koymak.

1922-1925 arasında kaleme alınan Aufbau, yazarı Viyana’ya geldikten ve Viyana Çevresi’yle ilk temaslarında bulunduktan sonra, 192S’de basılacaktır. Dış Dünya Hakkında Bilgimiz'in -Mac ve James ’in dümen suyunda- savunduğu “ nötr” tekçiliğin cazibesine kapılmış olan Carnap, RıısselPın yalnızca bir ihtimal değerlendirdiği projeyi sonuna ulaştırmayı, istemektedir. Quine’in tabiriyle bu projenin amacı, “ duyumsal deneyim ve mantıksal yapılardan itibaren fiziksel dünyanın bilimsel açıklamasını yapmaya yqnelmek” tir. Başka deyişle, bu tür bir yönelimin felsefi postulatı Mach’ ın “ duyumsalcılığP’yia (veya RusselPın “ fenonıenciliği” yle) örtüşürken, kullandığı biçimsel araçlar Principia'nın araçlarıdır.
İşe kalkışma cüreti ise Carnap’a aittir. Bilginin yapısına birlik kazandırmak adına, basit kurallara başvurarak, dünyadaki nesneler toplamını bilimsel nesneler haline gelecek şekilde yeniden kurgulamaya kalkışmak için de doğrusu fazlasıyla cüretli olmak gerekir.

Aufbau'nun ilk baskısına yazdığı önsözde Carnap, kendi tasarısını, son zamanlarda moda haline gelmiş “ akıldışıcı” felsefelere karşı, açıklık ve dolayısıyla da Aydınlanma adına yürütülen bir mücadele olarak takdim eder; bu tabir hem Heideggerci varoluşçuluğu, hem de Bergsoncu sezgi metafiziğini hedeflemektedir. Akıl dışıcılık savaşı kaybetmek zorundadır, çünkü geçmişin güçlerini temsil eder. “ Buna karşın” diye ekler Carnap, “ bireysel ve kolektif hayata, eğitime ve genel olarak toplumsal örgütlenmeye anlamlı biçimler kazandırmak için mücadele eden” hareketlerde ve sanat gibi başka alanlardajörneğin Gropius 1919’da Bauhaus'n inşa etmemiş midir?) ifade bulmaya çalışan modern tutum ile bilimsel düşünme biçimi arasında yakınlıklar mevcuttur. Carnap’ın isimlendirmediği bu hareketlerin sosyalist akımlar olduğunu tahmin etmek zor değil. “ Bu yönelim” diye açıklar Carnap, “ insanları birbirine bağlayan bağlan görmezden gelmez, fakat aynı zamanda bireyin özgür gelişimini de hedefler. Çalışmamız, bu tutumun gelecekte galip geleceği kanaatine dayanmaktadır.”

En yalın fiziksel nesnelerle ilgili bilgimizin Carnapçı analizi, kitabın daha en başından itibaren, “ temel i!işkiler” ce tanımlanan kurallara göre bir araya gelmiş “ temel ögeler” den kalkılarak bu yalın nesneleri yeniden kurmanın mümkün olduğunu gösterir. “ Temel öğeler” , Mach’ ın kuramına uygun şekilde, bir nesneyi algıladığımız sırada öznelliğimizi etkileyen duyulur niteliklerdir (“ şu kırmızı” ). Bu algılama benzeri anlık ve ortak deneyimleri Carnap, “ yalın yaşantılar” (Elementarerlebnisse) şeklinde isimlendirir. Duyumlardan oluşan bu piramidin tabanı “ otopsikolojik” tir.

Temel ilişkilere gelince, Carnap bu rolü, “ belleksel benzeşme” veya “ benzeşme anısı” (Âhnlichkeitserinnerung, recollection of similarity) adını verdiği bir ilişkiye atfetmektedir. Yalın yaşantılar arasında yapılaşmış ilintiler örgütleyebilen bir ilişkidir bu. Bundan başka, bu ilişkiye, modern mantığın biçimsel dili de eşlik etmektedir.

Böylece Aufbau'nun planı kendini kaçınılmaz bir şekilde dayatır. Duyumsal tecrübelerimizin içeriğini yalın sözceler yardımıyla oluşturan Carnap, ilk sırada “ otopsikolojik” (öznelliğimizi kuran) nesneleri, ardından da, duyusal verilerin mantıksal kombinezonundan çıkan fizik nesneleri yeniden kurar. Üçüncü sırada, “ heteropsikolojik” nesneler (diğer insanlar, yani özneler arası dünya) dördüncü sırada ise kültürel nesneler (etik, estetik, siyaset vb) gelir.

Bununla birlikte pratikte, piramidin üst bölümlerinin taslağı pek az çıkartılmıştır. Aslında işin en zor tarafı, temeli, yani otopsikolojik nesnler bütününü yeniden kurgulamaktır. Bu yüzden Carnap Aufbau'daki çabalarını esasen, renk gibi niteliklerin, sadece başlangıçta ortaya koyduğu öğeler üzerinden salt mantıksal biçimde tanımlanabileceğini göstermeye ayırır. Başarılı olmuş mudur? Takip eden senelerde, Carnap’ın girişimine yöneltilen çeşitli eleştiriler şüpheye mahal bırakıyor. Kaldı ki, bu derece karmaşık ve zor bir çatıyı, -tekbenci denmeyecekse şayet- salt duyumsalcı bir temel üzerine kurma ihtimali daha en başından oldukça kısıtlı gibidir.

Fakat asıl önemli olan bu değil. 1928’te esas mesele, Carnap’ın kitabının Viyana Çevresi’nin üyelerine önlerinde geniş bir çalışma alanı açıldığı hissini vermesidir. Ve böylesi bir çalışmanın, metafiziğin gelip dayandığı sorunları -kesin bir şekilde açık kılarak- ortadan kaldırmaya izin verecek oluşudur. Bunlar, örneğin gerçekliğin doğası veya dünya hakkındaki bilgimizin sınırları gibi sorunlardır.

Mantıksal olgusalcıları o dönemde kuşatan heyecan, ertesi sene (1929’da), Viyana Çevresi Manifestosu adıyla anılacak olan kolektif bir metinin doğuşuna sebep olacaktır.

Kapağının rengi dolayısıyla “ sarı broşür” olarak da bilinen bu manifesto anonim bir metindir. Sadece önsözünde Hahn, Neurath ve Carnap’ın imzaları vardır. Bunlar önsözde, broşürün Moritz Schlick’e ithaf edildiğini açıklarlar. Bonn’da teklif edilen bir kürsüyü kabul etmek yerine Viyana’da kaldığı için Schlick’e teşekkür etmektedirler. Bu vesileyle, yazarlar, dünya görüşlerinin ana hatlarını açıklama fırsatı bulurlar. Zaten broşürün asıl başlığı Bilimsel Dünya Kavrayışı: Viyana Çevresi'dir.

Bu girişim ilk değildir. Daha önce 1911 ’de Mach, -Einstein, Freud ve Hilbert’in eşliğinde- “ olgusalcı” felsefenin yayılımı için bir topluluk kurmaya çağıran bir metne imza atar. Gerisi gelmemiş bu ilk manifestoya, “ sarı broşürde” değinilmez gerçi; broşürün yazarları, kendi programlarının yeniliğini ön plana çıkarmaya özen gösterirler.

Söz konusu program, Lenin’i yalanlayan bir tespitle açılır: (yazarların teolojiye yakın gördükleri) metafizik ile Aydınlanma anlayışı arasında çatışma vardır. Aydınlanma anlayışının savunucuları arasında kısaca Russell, Whitehead, James ve Marksistler sayılır. Ardından Viyana şehri, yeni bir bilimsel dünya görüşünün doğuşu için uygun bir ortam olarak takdim edilir. Bu tercihin sebepleri arasında Bolzano’nun mirası (ki Hahn, 1920’de Sonsuzluk Üzerine aradoksların edisyonunu yapar), Mach’ın yarattığı etki ve son olarak, Ma rx’in düşüncesini kimi yönlerden geliştiren Adler ve Bauergibi “ Avusturya-Marksistleri” sayılır. Dolayısıyla toplumsal bilimler de daha en başından doğa bilimleri çizgisine yerleştirilmiştir.
Broşürün yazarlarına gelince, onlar da Schlick etrafında bir araya gelen, metafizikle köprüleri atarken bir yandan da bilimsel soruların pratik sorunlarla ilgisini gözden yitirmemeye çalışan bir grup olarak tanımlarlar kendilerini. Şöyle vurgularlar: “ Ekonomik ve toplumsal ilişkileri yeniden örgütlemek, insanlığı birleştirmek, eğitime ve okullara yenilik getirmek için sarfedilen çabalar, bilimsel dünya kavrayışıyla yakından ilintilidir.”

Broşürün ikinci baskısı, aynı dönemde, konstrüktivizm (Tatlin), neoplastisizm (Mondrian) ve Bauhaus yanlılarınca geliştirilen estetiğe yakın bir kuramsal üslubun üstlenilmesiyle başlar: “ Amaçlanan netlik ve açıklıktır; reddedilenler, karanlık köşeler ve dipsiz derinliklerdir; bilimde ‘derinlikler’ diye bir şey yoktur, her şey yüzeydedir.” Çözümsüz muammalar” ı reddeden bilimsel dünya kavrayışı, “ açık kılma” nm, yani mantıksal çözümlemenin değerlerine inanmaktadır. Zaten “ yeni-deneycilik” veya “ yeni-olguculuk” ile daha ziyade biyolojik veya psikolojik yönelimleri olan “ eski zamankiler”i birbirinden ayıran şey de mantığa başvurmaktır.

Örneğin mantıksal olgucu, “Tanrı vardır” diyen birine, “ söylediğin şey yanlış” diyerek değil, “ bu sözle ne demek istiyorsun?” diyerek karşılık verir. Nitekim iki tür cümle arasında çok açık bir ayırım ortaya çıkar: Bilimin cümleleri, çözümleme yoluyla, ampirik bir veriye dayanan sözcelere ayrıştırılabilir; verili olan hiçbir şeyi tasvir etmeyen metafiziğin, teolojinin veya şiirin cümleleri ise, "hayata dair bir hissiyatın bir tür ifadesi” nden ibarettir. Ayrıca, bu tiir bir duyguyu ifade etmeye en uygun biçim olan şiir ile son noktada ne bilimsel bir değere ne de gerçek anlamda şiirsel niteliklere sahip olan metafiziği birbirinden ayırmak gerekmektedir.

Bu koşullarda, metafiziğin tarihsel başarısını nasıl açıklayacağız? “ Sarı broşür” i'ın yazarları burada bir sorun olduğunu kabul ederler ve konuyu aydınlatmak için Freudçu psikanalize, “ ideolojik üstyapı” kuramına (yani Marksizme) ve de katışıksız mantıksal araçlara başvurmayı denerler. Metafizikçinin içine düştüğü “ yanılgılar” , günlük dilin mantıksal biçimlerine fazlaca bağımlı olmalarından veya “ sa f” düşüncenin yeteneklerini abartmalarından kaynaklanmamakta mıdır? Bu arada broşürde, Kant’ın sentetik a priori kuramının da, Bergson’un üstün bilgi türü olarak sezgi kavrayışının da geçersizliği ilan edilir. Bu tür “ yanılgılar” dan uzakta, ciddi bir çalışma sürdürülmelidir: Bilimin kavramlarının salt duyumsal
tecrübelerimizden kalkılarak yeniden kurulabileceği gösterilerek bilimin birliği gözler önüne serilmelidir. Gördüğümüz gibi bu programın Aufbau'nun programından farkı yoktur.

Broşürün üçüncü kısmı, “ bilimin farklı dallarında karşımıza çıkan” ve grup üyelerinin karşısında tavır almak istedikleri temel problemleri farklı alanlar halinde sınıflandırarak sunar. Yazarlar, matematik önermelerin yapısıyla ilgili olarak örneğin, bu önermelerin tamamen totolojik olması gerektiği yollu-Wittgenstein’ın savunduğu- tezden yana olduklarını açıklarlar.

Nihayet broşürün son kısmında, bu felsefi konum alışların, hiçbir şekilde felsefeyi küllerinden yeniden doğdurmanın gizli bir şekli olmadığı belirtilir. Viyana Çevresi’nin araştırmaları nasıl nitelenirse nitelensin, “ deneyin tek biliminin farklı alanlarının üstünde veya yanında, evrensel ve temelli bir bilim” olarak görülebilecek bir felsefeyi yeniden yaratmayı amaçlamamaktadır.51 Nitekim Husserl’ in ileri sürdüğünün aksine, bilimler kendi kendilerine yeterdir. Bilimlerin remellendirilmeye ya da yargılanmaya değil, sadece “ açık kılınmaya” ihtiyacı vardır; ve bu da, içeriden, mantıksal analiz metoduyla yapılabilir. Bilimsel dünya kavrayışı, demek oluyor ki, bilimsel faaliyet dahilinde yürütülen bir felsefeye varmaktadır.
Yoksa, bilimsel faaliyete gölge etmeye kalkışacak bir “ bilimler felsefesi” ne yol açmaz.

Sonuç bölümünde yazarlar, sözlerinin toplumsal ve siyasal boyutlarına dikkat çekerler. Genellikle miadı dolmuş toplumsal düzenin savunucuları olan metafiziğin taraftarları karşısında, onlara göre, “ kitlelerdin paylaştığı ve “ pro-sosyalist bir tavırla” at başı giden bir deneyciliğin yandaşları olarak takdim ederler kendilerini. Bilimsel dünya kavrayışı, rasyonel şekilde örgütlemeye çalıştığı kamusal ve özel hayatın bütün alanlarında ifade edebilir kendini. Başka deyişle bu kavrayış “Hayat’a hizmet eder ve Hayat da onu bağrına basar.”

Esasen Eylül 1929’da Prag’da gerçekleşen bir kongre sırasında dağıtılan “ sarı broşür” , daha sonra bir nebze unutulacaktır. Öncelikle, Tractatus’un bizzat Wittgenstein’ın kabul ermediği bir yorumuna dayandığı için. İkinci olarak, broşürün savunduğu tezlerin, bütün üyelerin paylaştığı tezler olmayışı yüzünden. Özellikle prososyalist eğilimler, Carnap ve Neurath’a ait olmakla birlikte, diğer üyeler arasında pek heyecan yaratmaz. Örneğin Amerika’dan dönüşünde broşürün methiyesine mahzar olan Moritz Schlick, ondaki radikal tonu onaylamaz; ve Neurath ile aralarındaki gerilim, ilerleyen yıllarda daha da şiddetlenecektir.

Yine de, Viyana Çevresi’nin faaliyetleri 1936’ya kadar sürecektir. 1930’dan itibaren grup, Carnap ve Reichenbach’ın ortak yönetiminde bir dergiye, Erkenntnis'e kavuşacaktır. Bu dergi, gruba yakın olan pek çok bilim insanı ve filozofun çalışmalarını yayımlayacaktır; bunların içinde Tarski ve Varşova okulu mantıkçılarının eserleri de vardır. Bilhassa derginin ikinci sayısında (1931-1932), bu defa Carnap’ın tek başına kaleme aldığı ve Viyana Çevresi’nin ikinci manifestosu kabul edilebilecek kışkırtıcı bir metin yayımlanır.

Dilin Mantıksal Çözümlemesi Yoluyla Metafiziğin Aşılması başlıklı, açıkça Heidegger-karşıtı olan metin, tekmil metafiziğe karşı savaş ilanıdır.

Elbette metnin arkasındaki ilham kaynakları yeni değildir. Hobbes veya Berkeley’e kadar geriye gitmeye gerek yok; Bolzano, Brentano, Peirce ve Mach gibi filozoflar, metafizikçilerin gösterenden yoksun, yanlış veya yanıltıcı sözcükler kullandıklarını zaten ifşa etmişlerdir. Mach’ı okuyan Wittgenstein, felsefi gelenekten devralınan “ çoğu cümle ve sorun” u “ anlamdan yoksun” (unsinnig) olarak niteleyerek Maclı’ın görüşlerini daha da ileri taşımıştı {Tractatus, 4.003).

Viyana Çevresi’nin içinde Moritz Schlick, Carnap’tan önce (1926’da) “ Yaşantı, Bilgi, Metafizik” isimli bir makale yayımlar. Schlick, bilgiye aşkın bir mana verdiği için metafiziğin basitçe imkânsız olduğunu, çünkü projesinin kendi içinde çelişki ihtiva ettiğini savunarak son verir makalesine. “Metafizikçi,” diye açıklar Schlick, “ sadece yaşanan tecrübeden ilham alacaksa, şiir veya sanat veya hayatın ta kendisi bu talebine karşılık verebilir. [...] Fakat aşkınlığın tecrübesini yaşamak isterse, o zaman yaşantı ile bilgiyi karıştırır ve bu ikili çelişki içinde, içi boş hayallerin peşinde sürüklenir.” Metafizik metinler aşkın olandan bahsettiğinde, en iyi ihtimalle zenginleştirdikleri şey bilgi değil hayattır. Schlick şöyle bağlıyor: “ (bu metinlere) hakikat değeri değil, sanat yapıtlarına verilen değer verilmelidir. Metafizikçilerin sistemleri, kimi zaman bilim, kimi zamansa şiiri barındırırlar içlerinde; metafizik namına bir şeyi ise asla.”

Metafizikçilerin çekişmelerini “ aşmak” gereği, Carnap’ı da uzun zamandır meşgul etmektedir. Esperanto’nun icadı (1887) -Peaııo’nun latino sine flexione'sirte [biikünsüz Latince] (1903) ve Couturat’nm (1907) Wo’suna da ilham olan icat-gençliğinde Carnap’a heyacan vermişti; yani bu heyecan, nihayet bütün insanların sözcükleri aynı anlamda kullanabilmesini sağlayacak Leibııizci evrensel dil hayaliydi. Barışçı bir hayaldi bu, zira Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımından sonra, sadece anarşist çevrelerde ve proletarya enternasyonalizmini savunan ülkelerde yaşatılmaktaydı. Carnap, Frege’nin ve Rııssell’ın etkisiyle, mantığın kuralları uyarınca birlik kazanmış bilim dilinde, bu hayalin mükemmel somutlaşmasını görür. Bu bilimsel esperanto içerisinde insanlığın bütün bilgi birikimini yeniden kurgulama girişiminin tarihteki ilk örneği olan
Aufbau, bu yüzden, metafiziğin kaderine mühiirleyecektir: salt ampirik bir temel üzerinde yeniden kurgulanamayan metafizik, artık olsa olsa “ manasız’lığa sürüklenebilir.

Kaldı ki Carnap, bu noktadaki konumunu, Aufbau'nun çağdaşı olan küçük bir kitapta, Scheinprobleme in der Philosophie'de (Felsefede Sahte Problemler) (1928) geliştirir. O dönemde savunduğu “ fenomenalizm” e dayanarak Carnap bu kitapta, örnek kabilinden, -iki zıt konum olarak gördüğü- realizm (gerçekçilik) ve idealizm arasındaki çekişmenin “ sahte-sözceler” e, yani sadece deneysel yaşantılarımıza dayanarak ne doğrulayabileceğimiz ne de yadsıyabileceğimiz sözceler üzerinde yükseldiğini gösterir. Bu çekişme, diye yazar Carnap, bizatihi bir “ sahte-probiem” dir (Scheinproblem). Bu terimdeki Schein sözcüğü zımnen, Kant’ın aklın transandantal “ görünüm” leriyle ilgili eleştirisine gönderir.

Şu halde, Carnap’ın 1931 tarihli metni yeni ne getiriyor? Esasen bu katkı, metafizik önermelerin bütünüyle bertaraf edilmesini sağlayabilecek mantıksal savlamalara bir şekil kazandırmaktır. Carnap unsinnig teriminin kullanımını açıklamakla başlar işe. Nitekim “ anlamdan yoksun” iki tür önerme vardır. Dilin grameriyle ilgili açık hatalar taşıyan önermeler; bunlar, tanınmaları kolay olduğundan pek tehlikeli değildirler. Ve daha ürkütücü olan ikinci tür önermeler, gramatik açıdan doğru sözcüklerin bir araya gelmesiyle oluşurlar, fakat mantıksal kusurlar içerirler.

Bu kusurlar da iki çeşittir: Sözdizimsel ve anlambilimsel. Anlambilimsel kusur, bir sözceye ampirik referanstan yoksun bir terim sokmaktır. Nitekim Carnap’ın açıkladığına göre bir sözcük “ ortaya çıktığı sözce içinde, ilk önerisel (protocolaire) sözcelere indirgenebildiği sürece anlamlıdır.” İlk önerisel sözceler de, Aufbau'nun temelini oluşturan, duyumsal tecrübelerimizi ifade etmekle yükümlü yalın sözcelerdir. Başka deyişle, bir sözcüğün anlamı, tam olarak “ yalın sözcesinin girdiği tümevarımsa! ilişkiler; doğruluk şartlan, ve doğrulanma metodu” tarafından belirlenir. O zamandan beri “ doğrulanırlık ilkesi” adıyla anılan bu tez, Peirce ve Engels tarafından öngörülmüştü ve hatırlayacağımız gibi Tractatus'ta da bulunmaktadır (4.024). Carnap, bu tezin şu şekilde tatbikini öneriyor: Eğer bir metafizikçi “ babu” sözcüğünü kullanıyor, bazı şeylerin “ babu” olduğunu, bazılarınınsa olmadığını ileri sürüyorsa, ona bu iddiaların amiprik ölçütlerini sormalıyız. Şayet böyle bir ölçüt bulunamıyorsa, “ babu” terimini reddetmek gerekir. Pek çok metafizik sözcük, diye ekler Carnap, “ babu” sözcüğüyle aynı durumdadır. Aynı şey “ Tanrı” , “ idea” , “ ben” , “ saltık” , “ yok-varlık” , “ kendinde şey” gibi sözcükler için de geçerlidir. Bu sözcüklerin geçtiği sözcelerin hiçbir anlamı yoktur. Bunlar salıte-sözcelerdir.

Sözdizimsel kusur daha İnceliklidir. Sözcük sözcük ele alındığında anlamlı olan önermelerin içinde gizlenir; ama bu sözcükler, dilbilgisel
açıdan doğru görünmekle birlikte, mantıksal sözdizimini ihlal eder şekilde yan yana gelmiştirler. Bu sözdizimi türüne iyi bir örnek sunan bir sözce: “ Sezar bir asal sayıdır.” Mantıksal kategorilere ait isimler arasında özdeşlik ilişkisi ileri süren bu sözcedeki isimlerin birbirleriyle ilişkisi yoktur.5*1 Grameri mantık kurallarına uyan ideal bir dilde, bu tür ifadeleri kurmak mümkün olmayacaktır. Ancak maalesef, doğal dillerin grameri bunu engellemekten acizdir. Bu yüzden de bu dillerde, metafizik söylemlerden geçilmez.

Bu noktada felsefeden bir örnek vermek gerekir. Carnap, ,1931’de Almanya’da moda olan bir düşünürün, Heidegger’ in eserlerini örnek alır. Özellikle de ele alacağı 1928’de Heidegger’in Fribourg’da verdiği açılış konferansıdır: Metafizik Nedir? Gerçekten de bu konferans metninden, “ hiçlik” teriminin tartışmalı kullanımlarını seçip çıkarmak kolaydır. En iyi ihtimalle bu sözcüğün mantıksal bir anlamı olduğunu (varlıkla ilgili olumsuz bir önerme) farz etsek bile, Heidegger’ in “ hiçlikte ne var?” veya “ kaygı hiçliği ortaya çıkarır” gibi sözcelerinde olduğu gibi “ hiçlik”
! bir nesnenin ismi haline getiremeyiz. Hele “ hiçlik kendini hiçler” türünden bir sahte-önerme hiç kabul edilmez. Kaldı ki Fleidegger, “ öncelikli” hiçlik meselesinin her yönüyle sorutabilmesinin ancak genelgeçer mantıktan vazgeçilerek mümkün olacağını ileri sürmekten çekinmediği için; Carnap, bu tür bir metafiziğin, hiç değilse bilimsel düşünceden yüz çevirme dürüstlüğünü gösterdiğini vurgularken zorlanmaz.

Doğrusu bu dürüstlük, okurun Heidegger’e şans tanımasına yol açabilir. Ne de olsa burada gerçekten de -bilimden uzak- yeni bir düşünce şekli üretilmiş olmaz mı? Carnap böylesi bir olasılığın ciddiyetine bir saniye olsun inanmaz. Heidegger’den daha “ sıkı” metafizikçileri eleştirme zahmetine de girmez. Carnap’a göre, Heidegger’ in dili klasik metafiziğin tipik dilidir ve bu dilin artık tamamıyla anlamsız olduğu ortaya çıkmıştır. Elbette burada aceleci bir genelleme söz konusu. Fakat Carnap bu itirazı iki sav ileri sürerek bertaraf ediyor. Bir kere metafiziğin manasız olmaması mümkün değildir, çünkü metafizik doğal diller kullanılarak ifade edilir ve bu dilin dilbilgisi yapıları da, tanımı gereği mantıksal açıdan kusurludurlar. Öre yandan metafizikçiler çelişkili bir amacın peşine kasten düşmekten ötürü “ suçludur’Mar: “ Deneysel bilimin üzerinde hiçbir
hâkimiyetinin olmadığı bir bilgi sunarlar.”

Biraz kaba olan bu kınamaya dair iki soru akla geliyor. İlki felsefenin geleceğiyle ilgilidir. Metafiziğin “ ötesine geçme” (Überwinden) gereği bir kez kabul edildikten sonra, metafiziğe ne olacaktır? Tuhaftır, 1928 konferansında Heidegger’in sorduğu soru da budur. Heidegger de kendi tarzında, daha “ gerçeğe uygun” bir düşünce, “ Varlık diişüncesi” ne doğru metafiziğin ötesine geçilmesi gereğini gündeme getirir. Fakat onun kastettiği Überwindung, çok eski bir felsefi soruşturmayı yeniden canlandırmak; başka deyişle ötesine geçilen şeyi -hiç değilse kısmen- muhafaza etmektir. Carnap’ın konumu ise bundan çok farklıdır. Carnap’a göre “ ötesine geçme” : reddetmek, basitçe ve katıksız şekilde bertaraf etmektir.
Metafizğin geleceği olamaz. Metafizik, kelimenin her anlamında bitmiştir. Onun yerine konacak şeye gelince, bizzat Carnap’ın kullandığı mantıksal analiz yöntemi, yeni bir felsefi kuram değildir, bilimsel bir yöntemdir. Bu yöntemi “ bilim dilinin mantıksal sözdizimi” olarak adlandırmak mümkün. Önemli olan, bu metotla bilim arasında artık en ufak bir yapı farkı kalmamış olduğunu görmektir.

İkinci soru şu: Şayet metafizik sahte sorunlar yığınıysa, böylesine seçkin beyinler nasıl olup da bu yola sapabilmişlerdir? Carnap’ın cevabı -tıpkı 1926’da Schlick’in verdiği cevap gibi- metafiziği ucuz bir “ muadili” (Ersatz) olduğu sanatın alanına hamletmektir. Sanata benzeyen metafiziğin işlevi, bu durumda “ hayata dair duygulara” bir biçim vermek olacaktır. Metafizik eserleri müzik ve şiir alanındaki şaheserlerle kıyaslayacak olursak, görülür ki maalesef metafizik -çoğunlukla- hu işlevi “ vasat” bir şekilde yerine getirir. Carnap’ın vardığı sonuç acımasızdır: iMetafizikçiler aslında “ müziğe yeteneği olmayan müzisyenlerdir.”

Bu yıkıcı metin Avrupa’da kısa sürede sükse yapar. 1932’de Sovyet dergisi, Marksizm'in Bayrağı Altında, bir tanıtım yazısı yayımlar; yazı, Carnap’ın yaklaşımını aşırı “ formalist” olmakla eleştirmektedir. 1934’de yapıt Fransızcaya çevrilir. Müteakip yıllarda Heidegger'yapıtın tezlerini çiirütrneyi dener. 1936 ile 1946 yılları arasında aldığı, “Metafiziğin Ötesine Geçmek” 61 [Überwindung] başlıklı notlarda Heidegger, Carnap ismini zikretmeden, felsefeyi bilim kuramına, bilim kuramını da mantıksal deneyciliğe indirgeyen olgucu yaklaşımı eleştirir. Metafizik -veya genel olarak felsefe- gerçekten bitmiş bile olsa, bu sonun hiçbir şekilde “ düşüncenin sonu” anlamına gelmediği sonucuna varır.

Son olarak, Wittgenstein’in tepkisini de kafamızda canlandırabiliriz. Wittgenstein, Cambridge’e yeniden döndükten sonra (1929) Viyana Çevresi’yle mesafeli durmaktan vazgeçmedi. Schlick ve Waismann ile Aralık 1929 ve Temmuz 1932’de yaptıkları konuşmalar, Wittgenstein’in yeni-olgucuların mucitliğini kendisine atfettikleri “ doğrulanırlık ilkesini artık bütünüyle kabul etmediğini ve felsefi sorunları, bu sorunların'“ mantıksal biçimleri” doğrultarak yok etme imkânına inanmaktan vazgeçtiğini gösteriyor. Carnap’ın “ bilimciliği” ne düşman olan Wittgenstein,
1932’den sonra Viyana Çevresi ile hemen hiç temasa geçmeyecektir.

Zaten grup üyelerinin hepsi de Carnap’la aynı fikirde değildir. Otuzlu yılların ilk yarısında grup içinde yeni tartışmaların filizlenmeye başlaması da bunu gösteriyor.

Bu tartışmaların merkezinde yer alan Aufbau iki ateş arasında kalır. Neutrah, Aufbau'nun -Mach ve Schlick’in “ duyumsalcılığı” ndan kaynaklanan- “ fenomenci” temellerini sağlam görmemekte, onun yerine “ fizikalist” remelleri geçirmeyi önermektedir. Fakat bu ikame hamlesi de, Schlick’in onaylamadığı bir “ uzlaşımcılığı” gerektirmektedir.

Erkenntnis'te büyük gürültü koparacak kavga, Neurath’m 1931-1932’de “ Fizikalizmdeki Sosyoloji” başlıklı makalesini yayımlamasıyla
başlar. Makale, “ ilk önerisel sözceler” in diğer bilimsel sözcelerden kolaylıkla ayırt edilebileceği fikrine saldırmaktadır. Nitekim Neurath, bir sözcenin gerçeğin kendisiyle değil, ancak başka sözcelerle kıyaslanabileceğini beyan eder. Bilimsel bir kuram, yaşanan tecrübelere değil, belli dilsel “ uzlaşımlar” bütününe dayanır. Dolayısıyla Aufbau ya temel oluşturan uzlaşımlar -Pierre Duhem tarafından yeniden ele alınacak bu teze göre- daha avantajlı “ fizikalist” uzlaşımlarca ikame edilebilir. Nitekim “fizikalist” uzlaşımlar, gerçek nesnelerin algımızdan bağımsız varlığının, deneysel bilimin temelini teşkil ettiği yolundaki yaygın fikre daha uygundur.

Bu tespitlerin haklılığını kısmen kabul eden Carnap, “ Evrensel Bilim Dili Olarak Fizikalist Dil” ve “ Fizikalist Bir Dilde Psikoloji” başlıklı iki metinle karşılık verir. İlk önerisel sözceleri yalın deneyimlerden türetme fikrinden vazgeçen Carnap, yine de, bu ikisinin, Aufbau'da öne sürülen “doğrulanırlık ilkesi” nden daha serbest bir “doğrulama” prosedürü yardımıyla birbiriyle ilişkilendiriiebileceğini savunur.

Neurath’a göre bu yeterli değildir. Nitekim Neurath derhal “ ilk önerisel sözceler” üzerine bir makale yazarak karşılık verir: Bu tür sözceleri “metafizik kurgular” olarak niteler ve ona göre, bu sözcelerin olanaklı olduğuna inanmanın arkasında yatan tekbenci eğilimi ifşa eder.

Yenilen -ya da ikna olan- Carnap “ İlk Önerisel Sözceler Üzerine” yazdığı son metinde, bu tür sözceleri varsaymak, her ne kadar genel olarak bilimin gözlem verilerine dayandığını hatırlatmanın münasip bir yolunu sunsa da, yine de önyargıya kapılmaksızın, bunların başka türden sözcelerle ikame edilebileceğini kabul eder. Böylece Carnap, “ fizikalizm” adına “ fenomencilik” ten, Duhemci “ uzlaşımcılık” adına ise Machçı “ duyumsalcılık” tan vazgeçmeye karar verir; kısacası, hakikati gerçeğe uygunluğu açısından değerlendiren bir anlayışı bırakıp, tersine, hakikati sözcelerin içsel tutarlılığında gören bir kuramı kabul eder.

Schlick, bir tür göreceliğe varacağını düşündüğü bu sapmayı tehlikeli bulur. İçsel tutarlılığı sarsılmaz diye herhangi bir masalı doğru mu kabul etmeliyiz? Carnap da bunu kabul etmeye hazır değildir. Ancak, Carnap’ın Viyana’da yayımlanan son kitabı Logische Syntax der Sprache'nin (Dilin Mantıksal Sözdizimi) (1934) gösterdiği gibi, geri adım atmaya da yanaşmaz.

Benzersiz bir karmaşıklıkta olan bu çalışma, Metafiziğin Aşılması'nda taslağını çıkardığı programı müspet yönden gerçekleştirmeye çalışır. Metafiziği bertaraf ettikten, hatta -Neurath’m istediği gibi- “ felsefe” sözcüğünden bile kurtulduktan sonra, geriye felsefenin yerine geçecek olan “ bilimin mantığı” nı kurmak kalır. Bu mantık, bilim dilinin sözdiziminden başka bir şey olmadığı için, bütün mesele, bilim dilinin içinde kalarak bir sözdizimi geliştirmektir. Ya da, sözdizimi önermelerinin, mantığın önermeleri gibi kesin bir biçimde çözümlemesini yapmanın bir yolunu bulmaktır.
En azından kitabın başında ilan edilen hedef budur.

Süreç içerisinde bu programı gerçekleştirmenin de çeşitli zorluklarının ortaya çıktığı görülür. Bu sorunları çözmek için Car nap, hem Hilbert’in matematiğin çelişmez yapısını ispatlamak adına kurduğu “ üst matematik” ten, hem aynı amaçla Alfred Tarski (1902-1983) tarafından geliştirilen “üst matematik” ten ve hem de Gödel’in aritmatiğin sözdizimini aritmetikleştirme çabalarından ilham alır. Daha en başından Carnap’ı -zımnen de olsa hocası Frege tarafından savunulan mantıkçılıktan uzaklaştıran bir stratejidir bu.

Carnap, engellerle dolu bu güzergâhı izlerken, en nihayetinde sözdiziminin çözümlenebilirliği idealinin bazı sınırlara dayandığını kabul etmek zorunda kalır. Nitekim herhangi bir S dilinde, S’nin sözdizimini S dili içinde ifade edebilmek için, bu dilin sözvarlığının yeterince zengin olması gerekir. Kısacası formülleştirme “her zaman daha zengin olan sonsuz bir diller dizisi gerektirmekte” dir.

Bizzat mantık açısından felaket olmamakla birlikte bu sonuç, -tıpkı üç yıl önceki Gödel’in teoremleri gibi- mantıkçı programın başlangıçtaki amaçlarının kısmen gerçekleştirilemez olduğunun anlaşılmasını sağlar. Bu durum Carnap’ı olgusalcı kuramın radikal yönlerini yavaş yavaş “gevşetmeye” -hatta terk etmeye- sürükler (Doğrıılamrlık ve Anlam, 1936). Ve koşut olarak, bilimsel dilin sözdizimini, giderek geliştirilen bir anlambilimle tamamlamak söz konusudur Carnap için. Ancak bu bile, Frege’nin mantığın genleşebilirliği idealine giderek daha az sadık olmayı getirir (Introduction to Semantics [Anlambilime Giriş] 1942; Meaning and Necessity: a Study in Semantics and Modal Logic [Anlam ve Zorunluluk] /947). Başta Quine olmak üzere Carnap’ın Amerikalı yandaşlarının, büyük çekinceler öne sürmeksizin benimseyecekleri bir gelişme
değildir bu.

Bu arada Carnap yeni bir saldırıyla karşı karşıya kalır. Bu defa saldırı, aslında pek de tanınmayan Avusturyalı genç bir filozoftan, Karl Popper’den gelir (1902-1994).

Popper, Viyana Çevresi’nin üyelerinden değildir; perşembe akşamı toplantılarına katılmaz. Viyana’da doğan Popper, 1929’dan itibaren bir ortaöğretim kuruntunda matematik ve fizik öğretmekte, fakat üniversitede Hans Hahn’ın verdiği matematik derslerini takip etmektedir. Carnap ve diğer grup üyeleriyle dostane ilişkiler içindedir ve bunların yazılarını hiç kaçırmadan okumaktadır. “ Bilimin mantığı’na dair sorunlara büyük merak duymasına rağmen ne Carnap’ın ne Wittgenstein’in tezleri onu ikna edebilmiştir. Açıkça Kantçı olduğunu ilan eden, katıksız bir realizmin savunucusu olan ve “ kelimeler” den ziyade “ şeyler’Me ilgilenen Popper, hem Neurath’ın “ uzlaşııncılığını” hem de Mach’m “ duyumsalcılığım”
reddeder. Popper, bu iki düşüncede aynı temel tekbenciliğin değişik biçimlerini görmektedir.

Popper’e göre metafizik, her ne kadar kesinlikle bir bilitn değilse de, büsbütün anlamdan yoksun da değildir. Metafiziği külliyen yargılamak yerine, onu “ parça parça” sökmeyi denemenin daha iyi olacağını düşünmektedir. Popper, iki açıdan kendisine saçma gelen “ doğrulanırlık ilkesi” ne hiç itibar etmez. Çünkü bir kere, bu ilkenin uygulanamadığı -tanım icabı sonsuz küçüklerle uğraşan kuantum mekaniği gibi geçerliği su götürmez disiplinler mevcuttur. İkinci olarak, bu ilke, bilimsel teorilerin benzer mükerrer gözlemlerin birikimi üzerinde geliştiği fikrine dayanmaktadır; başka deyişle, keşiflerle ilgili, Hume tarafından büyük ölçüde eleştirilmiş “ tümevarıma” bir anlayışa yaslanmaktadır.
Yeni-olgucuların aksine Popper, evrensel bir yasanın -dünyanın zaman ve mekânda sıntrsız olduğu kabul ediliyorsa şayet- bir gözlemler
toplamı tarafından doğrulanabileceğine inanmaz: bu gözlemlerin sayısı ne kadar çok olursa olsun, her zaman sınırlı olacaktır. Bir yasanın geçerliğini ispatlayabilecek şey, tümevarımsal bir süreç değil, daha basit bir şey, sistematik denemelere rağmen aleyhte bir karşıt-örnek ortaya koyamayışımızdır. Elbette bu süreçte deneyimin oynadığı bir rol vardır; fakat bu rol, iyi hipotezleri “ doğrulamak” tan ziyade kötü hipotezleri “ yanlışlayarak” bertaraf etmektir. Dolayısıyla Popper, “ doğrulanırlık ilkesi” ni “ yanlışlanabilirlik ilkesi” yle ikame etmeyi önerir; bunu yapmak, pek
çok şeyin yanında, bilimin yeni-olgusalcı kavranışı ile Popper’in “ nesnel” gerçeklik olarak adlandırmayı sürdürdüğü şeyi uzlaştırmaya yarayacaktır.

Popper’in bu tezleri, Viyana’da 1934 yılının sonunda yayımlanan ilk kitabı Logik der Forschung'te (Bilimsel Araştırmaların Mantığı)64 sunulmaktadır. Kitap -ilginç bir ayrıntı- Schlick ve Frank tarafından yürütülen bir diziden çıkar. Ertesi sene Erkenntnis'te, Neurath kitabı eleştirirken Carnap onu savunur. Belki de Carnap, o dönemde Popper’i kendine müttefik edinmek istemektedir; ama umduğu şey buysa bile, kısa süre sonra bu umuttan vazgeçmek zorunda kalacaktır.

Nitekim Popper, kendi bağımsızlığını korumak konusunda kesin kararlıdır. Bir yandan Popper, “ sağlanabilirlik ilkesi” ne karşı “ doğrulanabilirlik ilkesi” ne karşı olduğundan fazla müsamaha göstermek niyetinde değildir; her iki ilke de, ona göre -yanlış olan- aynı inanışa, tümevarımın gücüne duyulan inanca dayanmaktadır. Halbuki, olasılıklar mantığı üzerine yaptığı daha sonraki çalışmalarının da gösterdiği gibi Carnap’ın hiç vazgeçmeyeceği bir inançtır bu.

Öte yandan Popper, Dilin Mantıksal Sözdizimi'mn hedefini (dilin sözdizimini bilime dahil etmek amacını) ve daha genel olarak, birlik kazandırılmış bilimin tamamını yapay bir dil içinde yeniden kurgulamaya yönelik bütün çabaları da ütopik olmakla kınamaktadır. Çünkü bir defa Popper’e göre Gödel’in teoremleri böyle bir dilin -var olabilse bile- temel aritmetiğin ihtiyaçlarını dahi karşılayamayacağını göstermiştir. İkinci olarak Popper, Tarski’nin anlambilim üzerine çalışmalarının Almanca çevirilerini keşfetmiştir (1936) ve bu çalışmada, belli bir dilin mantığını ifade eden bir üst dili o dilin kendisine çevirmenin imkânsız olduğunun kesinlikle ispatlandığını düşünmektedir. Hatta Popper, -Tarski’nin düşüncesini
bir parça zorlayarak- onu, (1931 tarihli “ Biçimsel Dillerde Hakikat Kavramı” isimli makalesiyle) hakikati sözcelerimiz ile gerçek arasındaki “ tekabüliyet” olarak gören klasik hakikat tanımına itibarını iade ettiği için kutlar.

“Bilim ile Metafizik Arasındaki Sınır*1'” isimli, (1964’te yayımlanan) 1955 tarihli bir metinde Popper, Carnap ile aralarındaki uzlaşmaz görüş farklılıklarına dikkat çeker. Ardından, yirmi yıl kadar sonra, otobiyografi çalışması olan Unended Q u e sfte (Sonu Gelmeyen Arayış) (1974) Popper, kendisini mantıksal olguculuğun “ katili” olarak takdim eder;** Popper’e bakılırsa, 1934’teki kitabı, daha o zamanlar, mantıksa! olguculuğun temel zayıflıklarını kesin bir şekilde açığa çıkarmıştır. Kuşkusuz, bu geriye bakışta abartılı bir taraf vardır. Yine de yeni olguculuğun otuzlu yılların ortalarında epey zor bir döneme girdiği de gerçektir. Gerçi söz konusu güçlükler, ne sadece Viyana Çevresi üyelerinin anlaşmazlıklarına ne de Popper’in eleştirilerine bağlıdır: yaşanan zor zamanların da bunda etkisi vardır.

Yirmili yılların sonundan itibaren aşırı sağcı güçlerin yükselişe geçtiği bir Avusturya’da -ateist, solcu ve bazen de Yahudi olangrup üyeleri gerçekten de, gitgide şiddetlenen saldırıların öncelikli hedefi haline gelirler. Üyelerden biri, Herbert Feigl, 1931’den sonra ABD’ye yerleşmeye
karar verir. Aynı yıl Carnap ve Frank, dostlarıyla ilişkilerini kesmeksizin Prag’a geçerler. 1932’de Hitler Almanya’da iktidara gelir. Birkaç hafta sonra Avusturya şansölyesi Dollfuss, meclisi ilga ederek faşist bir rejim tesis eder. Komünist Parti yasakiamı 1934’te, Hahn’m öldüğü sene, Neıırath hakkında tutuklama kararı çıkartılır. Şans eseri Neurath o sırada Moskova’da seyahattedir ve Avusturya’ya dönmek yerine Hollanda’ya ve ardından da İngiltere’ye geçer.

Derken 1936’da bir dram yaşanır. 22 Haziran’da Moritz Schlick, Viyana Üniversitesi’nin merdivenlerinde, aklını kaybetmiş bir öğrenci tarafından kurşunlanarak öldürülür. Gerici basın, bu vesileyle, filozofun fikrileriyle bu sonu bizzat hazırladığını vurgular. Bu olaydan sonra özgürce düşünmeye çalışan kişiler için Avusturya, artık nefes almanın mümkün olmadığı bir yer haline gelir. Avrupa’da her yerde, pek çok kişi yakın bir savaşın tehlikesini hissetmektedir. Yine 1936 yılı, bu sebeple, büyük göçün yaşandığı yıl olur. Carnap önce Prag’dan ayrılarak ABD’ye gider ve kariyerini orada tamamlar. Kısa süre içinde Reichenbach, Hempel, Gödel, Tarski, Bergmann ve Frank da Amerika’da Carnap’a katılırlar. 1937'nin başında Popper’e de -ebeveynleri Protestanlığa geçmiş Yahııdilerdi- sürgün yolları gözükür. Savaş süresince Yeni Zelanda’da kaldıktan
sonra İngiltere’ye temelli yerleşir; burada .iktisatçı dostu Friedrich von Hayek sayesinde, London School of Economics’te iş bulacaktır. Popper’in yola düşmesinden birkaç ay sonra Friedrich Waismann Oxford’a girer. Hitler Mart 1938’de Avusturya’yı işgal, ettiğinde, Viyana Çevresi’nden tek bir kişi bile orada değildir.

Ancak, iç çekişmelerin olduğu kadar tarihsel akışın da kurbanı olan çevre, pratik olarak böylece öliip gitse de, mantıksal olguculuk hayatta kalır. Mantıksal olguculuk, savaşın ardından İngilizce konuşulan ülkelere yerleşecek, ve bu ülkelerde günümüze kadar gelen sürekli bir etkiye sahip olacaktır.

CHRISTIAN DELACAMPAGNE - 20. YÜZYIL FELSEFE TARİHİ

Anahtar Kelimeler
Metafiziğin Sonu, metafizik, popper, viyana çevresi
İlgili Kişiler

Berkeley, George (Kişiler) Dünyada yalnızca ruhların ve bu ruhların idelerinin varolduğunu, buna karşılık maddenin varolmadığını öne süren İngiliz düşünür.

Bergson, Henri (Kişiler) Özellikle 20. yüzyılın ilk yarısında etkili olmuş Nobel ödüllü Fransız düşünür.

Parmenides (Kişiler) Doğa filozoflarından sayılmakla birlikte, Antik Yunan felsefesinde rasyonalizm geleneğinin ilk filozoflarından biridir.

Spinoza (Kişiler) 17. yüzyıl felsefesinin önde gelen rasyonalistlerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Leibniz (Kişiler) Matematik, metafizik ve mantık alanlarında ileri sürdüğü yeni düşünce ve görüşleriyle tanınmaktadır.

Thales, Miletli (Kişiler) Felsefeyi başlatan filozof olduğu kabul edilir.

Thomas Aquinas (Kişiler) Bilgi felsefesi, metafizik, siyaset ve ruhun ölümsüzlüğü konularındaki yorumlarıyla skolastik düşünceye önemli katkılar sağlamış keşiş ve filozof.

Schopenhauer, Arthur (Kişiler) İrrasyonalist ve karamsar olarak bilinen Alman düşünür.

Aristo (Kişiler) Antik Yunan filozof.

Heraklet (Kişiler) Sokrat öncesi Antik Yunan filozofu

Reichenbach, Hans (Kişiler) Tanınmış filozof ve mantıkçılardan, mantıksal empirizmin kurucularındandır.

Tamamlayıcı Konular

Metafizik (Felsefe Ansiklopedisi) Metafizik, felsefenin bir dalıdır. İlk felsefeciler tarafından, "fizik bilimlerinin ötesinde kalan" anlamına gelen "metafizik" sözcüğü ile felsefeye kazandırılmıştır.

Metafizik (Özlüsözler) Algılarımızı (idrakimizi) ve duyularımızı aşan konular

Ateizm (Özlüsözler) Tanrının olmadığını savunan ve dinleri reddeden görüş.

Nominalizm (Felsefe Ansiklopedisi) Genel kavramları gerçek saymayıp birer addan ibaret bulan öğreti.

Naturalizm (Felsefe Ansiklopedisi) Doğaüstü veya maneviyata karşıt olarak, yalnızca doğa yasalarının dünyada faaliyet gösterdiği fikri veya inancı.

Redüksiyonizm (Felsefe Ansiklopedisi) Olayların ya da olguların, onları oluşturan daha basit olguları çözümleyerek anlaşılabileceğini savunan felsefi akım.

Çokçuluk (Felsefe Ansiklopedisi) Varlığın birbirine indirgemeyen birçok tözden oluştuğunu savunan bir felsefi yaklaşımdır. 

Inanç (Özlüsözler) Bir düşünceye gönülden bağlı bulunma.

Felsefe (Özlüsözler) Varlık, anlam gibi sorunların araştırılmasına yönelik düşünsel etkinlikler.

Din (Özlüsözler) Tanrı'ya, doğaüstü güçlere, çeşitli kutsal varlıklara inanmayı ve tapınmayı sistemleştiren toplumsal bir kurum, diyanet

Skolastik Felsefe (Felsefe Ansiklopedisi) Orta Çağ düşüncesinde doğrunun zaten mevcut olduğu düşüncesine ve felsefenin okullarda okutularak öğretilmesine dayanan bir yaklaşım sergiler. Bu felsefenin temelinde teoloji vardır ve onu desteklemeye çalışır.

Stoacılık (Felsefe Ansiklopedisi) Kıbrıs’lı Zenon tarafından kurulan felsefe disiplinidir. Mantık, Metafizik, Etik olmak üzere 3 dala ayrılır.

Siyaset Felsefesi (Felsefe Ansiklopedisi) Demokrasi, yasama, siyasal ahlak gibi hukuku, siyasal yaşamı, toplumsal konuları ilgilendiren genellikle normatif sorunlar üzerine eğilen bir araştırma alanıdır.

Voluntarizm (Felsefe Ansiklopedisi) İstenç (isteklilik) akıl yürütmek değil, bilinçsiz bir dürtüdür. Aslında, istenç tüm realitenin özünde bulunan kuvvettir ve her türlü gerçekliğin temel ilkesidir.

Felsefede Temel Doktrinler (Makaleler) Felsefede doktrinlerin kategorize edilmesiyle ortaya çıkan genel tablo.