Ibn Battuta 14 yy İstanbul'unu anlatıyor

Ibn Battuta 14 yy İstanbul'unu anlatıyor

14. yüzyılda Fas'dan Çin'e kadar 30 yıl süren seyahatinin bir bölümünde Battuta, Karadeniz'e geçti ve Özbek olarak bilinen Altınordu Hanlığına gitti.Han’ın eşlerinden birine Konstantinopolis’de (İstanbul) eşlik etti.Bir ay boyunca Bizans kentinde kaldı, Ayasofya'yı ziyaret etti ve imparatorla sohbet etti.

Şehre Giriş

Kustantıniye'ye [=İstanbul] on mil uzakta bir yerde konaklamıştık. Ertesi sabah kimi atlı kimi yaya, kadın-erkek, çolukçocuk hep beraber en güzel elbiselerine bürünerek şehirden dışarı çıktılar. Davul, zurna ve uzun borular sabahın erken saatlerinde çalmaya başlamış, askerler atlarına çoktan binmişti. Beyelün Hatun'un annesi, babası, devlet erkanı ve saray halkı hep beraber onu karşılamaya gelmişti. İmparatorun üstünde bir gölgelik vardı. Bu gölgelik bir grup süvari ve piyade tarafından uçlarında deriden mamul topuzlar bulunan sırıklarla havaya kaldırılmıştı. Bunun tam ortasında kubbeyi andıran bölümü atlılar tutuyor, [kenarlarını yayalar taşıyordu].

Hükümdar buluşma yerine gelince askerler birbirine karıştı. Havaya kalkan toz bulutundan dolayı onların yanına yaklaşmam mümkün olmadı. Can havliyle hatunun eşya ve adamlarının bulunduğu yöne koştum. Bana anlatıldığına göre Beyelün Hatun, annesiyle babasının durduğu noktaya gelince bineğinden inmiş, önlerinde yeri öptükten sonra atlarının toynaklarına büse kondurmuş. Onun ileri gelen adamları da aynı hareketi yapmışlar.

O gün öğle civarında muhteşem Kustantıniye'ye girdik. Şehrin bütün çanları çalıyor, yer gök inliyordu sesten. Hükümdar sarayının kapılarından birinin önüne geldiğimiz zaman peykelere oturmuş yüz kadar kapıcıyla karşılaştık; onların başında komutanları bulunuyordu. Birden bağırmaya başladılar: "Sarakino! Sarakino!" diyorlardı. [17] Bu kelime "Müslümanlar! Müslümanlar!" anlamına gelir. Bizi içeri girmekten alıkoydular. Beyelün Hatun'un adamları "Onlar bizden!" dedilerse de ötekiler "İzinsiz kimse giremez!" dediler. Birkaç adamım gitti, Beyelün'a durumumu bildirdi. O babasının huzurundaydı, bizden bahsetti; hükümdar içeri alınmamız için buyruk verdi, hatunun kaldığı köşke yakın bir köşkü bize ayırdı, şehirde nereye gitmek istersek isteyelim engel olunmaması için bir emirname yazdırarak tellallar aracılığıyla sokaklarda halka duyurdu.

Bu köşkte kaldığımız üç gün boyunca bize tavuk, koyun, ekmek, un, yağ, meyve, balık ikram edildiği gibi özel döşek ve para da gönderildi. Dördüncü gün imparatorun huzuruna çıktık.

Kustantiniye Şehrinin Hükümdarı

Onun ismi Tekfur'dur. Babası Circis halen hayatta olmakla beraber ileride anlatacağımız gibi hükümranlık hakkını oğluna devretmiş, kiliselerde ruhbanlığı tercih ederek zahitliğe meyletmiştir. İstanbul'a varışımızın dördüncü günü Beyelun Hatun, Hintli Sünbül adındaki yiğit hizmetkarını yanımıza gönderdi. O da elimden tutarak beni imparatorun kaldığı saraya götürdü. [19] Dört büyük kapıdan geçtik; her birinin sundurmasında silahlı adamlar nöbet bekliyor, reisIeri halı döşeli bir peykede oturuyordu. Beşinci kapıya gelince Sünbül beni dışarıda bırakıp içeri süzüldü. Az sonra yanında dört Rum yiğidiyle geri döndü. Onlar, üstümde bıçak ve benzeri aletler var mı diye baştan aşağı aradılar beni. Kapıdaki kumandan bu taramanın herkese uygulandığını söyleyerek ekledi: "Şehirli ya da köylü, akraba ya da misafir; imparatorun huzuruna çıkan herkes böyle bir aramadan geçirilir!" Ben daha sonra Hindistan'da da bu tür bir uygulamaya tanık oldum.

Dönemim Imparatoru 3. Andronikus ait para

Kontrol bittikten sonra kapıcı ayağa kalkıp elimi tutarak kapıyı açtı. Orada çevremi saran dört kişiden ikisi kolumun yenIerinden, diğer ikisi de cübbemin arkasından tutarak duvarları mozaikle süslü geniş bir salona soktular beni. Bu mozaiklerde hayvan ve manzara resimleri vardı. Ortasındaki fıskıye ve etrafındaki ağaçlarla şahane bir salon du burası. Sağda solda insanlar sükunet içinde ayakta duruyor, kimse kimseyle konuşmuyordu.

Salonun tam ortasında üç adam heykel gibi beklemekteydi. Bunlar beni demin bahsettiğim dört adamdan teslim aldılar, yine cübbemin kenarlarından ve alt tarafından tuttular; ileride duran mabeyincinin verdiği işaretle öne çıkarttılar. Onlardan biri Yahudiydi, bana bakıp şöyle seslendi: "Sakın böyle davranmalarından ürkme! Her gelene, usulleri gereği bu şekilde davranıyorlar. Ben aslen Suriyeliyim, tercümanlık yapıyorum!" Arapça konuşuyordu. Ona, hükümdara nasıl selam vereceğimi sordum, o da; "Selamünaleyküm dersin yeter! Onlar bu selamı anlarlar!" dedi.

Böylece muazzam kubbeli bir iç salona geldik. İmparator tahtına oturmuş, Beyelun Hatun'un annesi onun önünde yer almıştı. Hatun ile kardeşleri tahtın alt tarafında ayakta duruyorlardı. İmparatorun sağ yanında altı, sol yanında ve başında da dörder kişi dikiliyordu. Bunların hepsi siHihlıydı. Tam selamlayacaktım ki heyecanımın geçmesi için oturmamı işaret buyurdu hükümdar. Ben de öyle yaptım. Sonra önüne çıkarak selam verdim. Bana tekrar oturmamı işaret ettiyse de bu kez dediğini yapmadım.

Hükümdar bana Beyt-i Makdis [=Kudüs], Kutsal Kaya, Kumame [20] Mehd-i İsa [=İsa'nın beşiği], Beytelehm, Halil, Dımaşk, Mısır, Irak ve Anadolu'ya dair sorular sordu. Gerektiği şekilde tek tek cevapladım. Demin gördüğüm Yahudi aramızda tercumanlık yapıyordu. Söylediklerimden memnun olan hükümdar, çocuklarına emretti: "Bu adama gerektiği gibi ikram ediniz, onu koruyunuz!"

Böylece bana bir hil'at [=özel şeref elbisesi] giydirdiği gibi koşum takımları mükemmel bir at verdi; ayrıca eman [=güvenlik] alameti sayılan gölgeliklerden biriniri bana verilmesini emretti; kendi başı üzerinde de taşıyordu bu tür gölgeliklerden. Şehrin gezilecek yerlerini kolayca gezmem, olağanüstü eserlerini ülkemde anlatabilmem için bir rehber verilmesini ve bu adamın devamlı yanımda kalmasını istedim ondan. Dileğimi kabul
etti. Hükümdar bir kimseye kendi elbisesini verip şahsı harasındaki atlardan birini ihsan ederse şehir halkının görüp duyması için davul, zurna ve borazanlarla grup halinde sokaklarda dolaşmak adetten imiş. Bu adet daha çok Sultan Uzbek'in diyarından gelen Türklere uygulanıyormuş; kötü bir muamele ile karşılaşmasınlar diye. Beni de [merasim ile] sokaklarda dolaştırdılar.

Şehrin Tasviri

Bu şehir sonsuz derecede büyük! İki bölüme ayrılmıştır. İki taraf arasında, Mağrip'teki Sela vadisine benzeyen, sularında gelgit yaşanan büyük bir nehir vardır. Eskiden üzerinde köprü kuruluymuş ama harap olmuş. Şu anda karşıdan karşıya büyük kayıklarla geçiliyor. Söz konusu nehrin ismi Absumi'dir [=Haliç]. [21]

"Astanbtil" [=İstanbul] denen kısım, nehrin doğu yakasıdır. Hükümdarla devlet erkanı burada oturuyor, nüfusun büyük bölümü de buraya yerleşmiştir. [22] Çarşıları taşla döşelidir ve gayet geniştir. Her zanaat erbabı kendi başınadır, başkalarıyla karışık değildirler. Her çarşının ayrı kapıları vardır; geceleyin kapatılır. Ve enteresan bir nokta, çarşı esnafının ve zanaatkarların çoğu kadındır!

Şehir denize doğru dokuz mil girmiş bir dağ eteğine kuruludur. Enlemesine dağılışı da yine aynı ölçülerde; belki biraz fazla. Üstünde küçük bir kale ve hükümdarlık sarayı vardır. Şehrin surları, tepenin eteklerini her yandan çeviriyor; denizden kimse içeri giremiyor. Şehirde onüç kalabalık mahalle ve olağanüstü büyük bir kilise var.

Şehrin öteki kısmı "Galata" adını taşıyor. Demin bahsettiğim suyun batı yakasıdır burası. [23] Nehre açılan kapılarıyla burası, bizim Ribatu'l-Feth'i andırıyor. Bu yakaya, hepsi de tüccar olan Frenk [=Avrupalı] taifesi yerleşmiştir. Galata'da nüfus Cenova, Venedik, Roma ve Fransız gavurundan oluşuyor. Onlar da Kustantiniye hükümdarının hakimiyeti altında yaşıyorlar. Hükümdar onların başına kendilerinin razı olduğu birini atamaktadır; o adama Kums [=Konsolos] derler.[24] Onların her yıl hükümdara belli bir vergi ödemeleri gerekliyse de bazen başkaldırırlar ve iki taraf savaşa tutuşur. Aralarını ancak Papa bulur! Bu taife tümüyle ticarete gömülmüştür; sahip oldukları liman, dünyanın en işlek limanlarındandır. Bu limanda yüz kadar kurkura [=çektiri denilen büyük tekne] gördüm. Ufak tekneler ise sayılmayacak denli çok! Bu tarafta çarşılar gayet renkli ve zengin olmasına rağmen çok pis! Çarşıları birbirinden ayıran küçük dere sade lağım akıtıyor desem yeridif! Galatalıların kiliselerinde de hayır yok; revnaksız ve sessiz.

Büyük Kiliseye Dair

Bu kilisenin ancak dışını anlatacağım. İçini bilmiyorum.[25] Halk oraya Aya Sufiya [=Ayasofya] der. Bu yapıyı Süleyman Peygamber'in teyze oğlu Asaf b. Barhiya yaptırmış söylentiye göre.[26] Hıristiyanların en büyük kilisesidir. Her yanı duvarla çevrili olan bu kilise ve külliyesi, küçük bir şehri andırıyor; onüç kapısı var" Bir mil kadar geniş olan avlunun önünde koca bir kapı var; buradan girmek isteyenlere kimse engel olmaz. 1mparatorun babası ile geldim bu kiliseye. Avlu, mermerle döşeli muazzam bir kabul salonunu andırıyor. Kilisenin içinden fışkıran bir kaynakla ikiye bölünüyor. Su arkının yan duvarları bir arşın yükseklikte gayet güzel işlenmiş somaki mermerle kaplı. Arkın iki yanı da düzenli aralıklarla dikilmiş ağaçlarla süslü. Kilise kapısından avlunun ortasına kadar uzanan yüksek ahşap çardakta hala üzüm salkımları vardı. Bunun altında yaseminler ve reyhanlar diziliydi. Avlu kapısının hemen dışında ahşaptan mamul büyük bir kubbe göze çarpmaktadır. Buraya konan peykelerde kapı hizmetkarları oturur. Kubbenin sağ tarafında çoğu ahşap olan iskemle ve peykeler şehrin yargıçlarına ve divan katiplerine aittir. Orta yerde tahta merdivenlerle çıkılan kubbe aşağıda anlatacağımız gibi başyargıcın makamıdır. Bu kubbede, üstü kamışla örtülü bir koltuk var. Salon kapısının hemen yanındaki kubbenin sol tarafından attarlar çarşısına giriliyor.

Yukarıda sözünü ettiğimiz kaynaktan çıkan su ikiye ayrılıyor. Bir kol attarlar çarşısından geçiyor, öteki, yargıç ve katiplerin bulunduğu sokaktan geçiyor. Kilisenin [ana] kapısının üst tarafındaki çardakta mabedi temizleyen, kayyumluk yapan, kandilleri yakan, kapıları açıp kapatan görevliler oturuyor. Onlar İsa Peygamber'in benzerinin çarmıha gerildiği haçın tahtalarından arta kalanla yapıldığı zannedilen ve bu yüzden kutsal sayılan eski bir haç önünde secde etmedikçe kimseyi kiliseye sokmazlar. Bu haç, mabet kapısının üstündedir ve uzunluğu on arşın tutan yine haç şeklinde altın bir sandukada korunmaktadır. Büyük kapı altın ve gümüş levhalarla süslenmiştir. Bu kilisede hizmet eden rahip ve keşişlerin sayısının binlere vardığı söyleniyor! Onların bazıları İsa Peygamber'in havarilerinin soyundan geliyormuş. Büyük kilisenin iç kısmında dünyadan elini eteğini çekip kendini ibadete vermiş binden fazla bakire kadına ait bir kilise bulunmaktadır. Çocuk yapamayacak kadar yaşlı kadınlar ise bakirelerden daha fazla!. Hükümdarın, devlet erkanının ve halkın başlıca adeti her sabah bu kiliseyi ziyaret etmektir. Papa buraya yılda bir defa gelir. Şehre dört konak yaklaştığında hükümdar onu karşılamak üzere yola koyulur, atından inip yürüyerek papanın huzuruna çıkar. Şehre girilirken de hükümdar papanın önünde yaya ilerler. Papa İstanbul'da kaldığı müddetçe hükümdar sabah akşam huzura girip onu selamlar.

Kustantfniye Şehrinin Manastırları

Manastırlar, Müslümanların tekke ve zaviyelerine benzer. Sayıları pek çok. Bunlardan birini Kustantıniye -hükümdarının babası Circis yaptırmıştır. Burası Astanbul'un dışında, Galata karşısındadır; ileride bahsedeceğiz. Manastırlardan ikisi büyük kilisenin alanı dışındadır; büyük kiliseye girerken sağ tarafa düşüyorlar. Bu manastırlar ortalarından su arkı geçen bir bahçede kuruludur; biri erkeklere, diğeri kadınlara aittir. Her manastırın içinde bir kilise var; çevresinde dindar kadın ve erkeklerin odaları sıralanmış. Buralarda yaşayan ibadet heveslilerinin yiyecek ve giyecek masraflarını karşılamak üzere vakıf gelirleri ayarlanmış.

Bahsettiğimiz iki manastın da aynı hükümdar yaptırmıştır. Büyük kilisenin sol tarafında ötekilere benzeyen iki manastır daha var. İç kısımlarındaki kiliselerin çevresini hücreler çevirmiş. Bu manastırlardan biri, gözleri göremeyenlere; öteki iş yapamayacak denli yaşlanmış ihtiyarlara aittir. Onların yaşları altmış civarındadır; bütün giyim kuşam ve harcırahları vakıflardan karşılanmaktadır. Her manastırda orayı yaptıran imparatora ayrılmış küçük bir ibadetgah bulunuyor. Bizans hükümdarlarından çoğu, altmış ya da yetmiş yaşını bulunca bir manastır yaptırır, kıldan dokunmuş "mish" denilen hırkayı [=rahip abasını] giyerek tahtı oğluna terkeder. Ölünceye kadar manastırdaki köşesinde keşiş gibi vaktini ibadetle geçirir. Rumlar manastır inşasına başlarken toplanıp merasim yaparlar. Şehirde bol bulunan mozaik ve mermer, manastır mimarisinin temel malzemesini teşkil eder. Bir manastıra imparatorun verdiği Rum asıllı rehberle birlikte girdim. Ortasından su geçiyordu. İçerdeki kilisede [=ibadet edilen kısımda] rahibe kıyafetine bürünmüş yüz kadar bakire vardı. Hepsinin saçları kesilmiş başlarına keçe külahlar geçirilmişti. İnsanın yüreğini hoplatan muhteşem güzellikte kızlardı ve yüzleri yaptıkları ibadetten ötürü aydınlıktı! Küçük bir çocuk minbere çıktı, şimdiye kadar işitmediğim tatlı bir sesle o güzel. bakirelere incil okudu. Ana minberin çevresindeki diğer minberlere de sekiz mini yumurcak oturmuştu; başlarında rahip vardı. Ufaklıklardan biri okumayı bitirince sıra diğerine geliyordu. Görevli Rum, oradaki bakirelerin prens kızları olduklarını ve kendilerini mabedin hizmetine adadıklarını; küçük çocukların ise aslında başka bir manastırın hizmetinde olup buraya ziyaret amacıyla geldiklerini belirtti.

Bahçeler arasında kaybolmuş diğer bir kiliseye girdiğimiz zaman orada da beşyüz, belki daha fazla bakireyle karşılaştık. Bu kilisede de ötekinde olduğu gibi bir yavrucak incil okuyor, diğerleri ana minberin çevresindeki minberlere oturuyordu. Rum memur, bu enfes bakirelerin de vezir ve asilzade kızları olduğunu, kendilerini kilisenin hizmetine adadıklarını söyledi. Böylece İstanbul'un aristokrat sınıfının kızlarına, çocuk yapamayacak hale gelmiş yaşlı ablalara ve keşişlere ayrılan bir sürü manastır gezdik. Bu manastırların her birinde yüz civarında rahip yaşamaktadır. Ne garip; böyle kalabalık bir şehirde halkın çoğu rahipler, münzeviler ve keşişlerden oluşuyor! [27]

Kısaca, burada kiliseler sayılamayacak kadar çoktur. Halk; büyük, küçük, sivil ve asker yaz-kış şemsiye kullanmakta, kadınlar kocaman kocaman hotozlu şapkalar giymektedir.

Notlar:

17 Sarakino kelimesinin hikayesi: Sarazen şeklinde de söylenir. Bu kelime Ispanya'da, Avrupa'da, Bizans ve çevresinde Araplar ve Müslümanlar için kullanılırdı. Mes'fid'i, kelimenin aslının "Sarakinos" olduğunu belirterek şöyle izah eder: "Hıristiyanlar İbrahim'in (as) hanımı Hacer validemizi ve oğlu İsmail'i sevmezler, Müslümanlar hakkında -Hz. İsmail neslinden gelen peygambere tabi oldukları için- 'Sarakinos' yani 'Sara soyundan gelen', 'Sara'ya mensup olan', 'Sara'nın köleleri' derler." Ancak bu kelimenin farklı izahıarı da vardır: M. Mourre, Bizanshların Kuzey Arabistan'da Saracin adlı yeni Müslüman olmuş bir kabile karşısında çok zorlandıklarını ve ondan sonra bütün Müslümanlara Sarakino dediklerini belirtmektedir. Bkz.: Mes'fid'i, et-Tenbih ve'l-lşrl1j, (de Goeje neşri) Leiden, 1894, s. 168; Ömer Rıda Kahhale, Mu'cemu Kablii/i'I-Arab, C. 1, s. 252, 506; Züheyr Ahmed elKaysı, "Havle Kelimeti Saracin", Mevrid dergisi, Bağdat, 1994, A. Tazı, RıMe., C. 2, s. 249.

18 Konstantiniye şehrinin o dönemdeki tekfuru (=hükümdarı) 3. Andronikus: Arap seyyahların Bizans imparatoru için tekfur veya kayser dedikleri bilinmektedir. Tekfur, Ermenice kral manasında Tagavurdan (=Tak-aver) gelir. "Circis", "Cüreyc" veya "Core" Araplar arasında yaygın bir Hıristiyan adı olup Georges'in (= Yorgi= Kevork vs.) karşılığıdır. O dönemde İstanbul'a hükmeden kişi, 3. Andronikus (h. 728-741/m. 1328-1341) idi. Ondan önce tahtta bulunan dede 2. Andronikus uzun süren bir iç savaştan sonra yenilmiş, 1328'de tahttan indirilmiş, önceleri sarayda kalmasına izin verilirken iki yıl sonra keşiş olarak kiliseye çekilmeye zorlanmıştır. {şte
2. Andronikus ıbn Battfita'nın burada verdiği tarihten az önce h. 732/m. 13 Şubat 1332 tarihinde Keşiş Antonyus adıyla ölmüştür. Demek ki seyyah tarihleri karıştırıyor. Bkz.: Ostrogorsky, Bizans Dev/eti Tarihi, çev. Fikret Işıltan, s. 463; Gibb, Age., C. 2, s. 505.

19 İmparatorun sarayı: Şehrin kuzeybatı ucuna yakın bir yerde bulunan Blakhernae Sarayı olmalı; yani bizim tarihimizde Tekfur Sarayı diye bilinen yer. Bu saray, ta baştan beri Bizans tarihinde önemlı hadiselere tanık olmuştur. Ancak o dönemin kuşkusuz en önemli hadiselerinden biri, züht taraftarı Hesykhast hareketinin 1351'de bu sarayda toplanan bir konsil tarafından resmen tasdik ve ilan edilmesidir. Hesykhast hareketi aynı zamanda Bizans'ın, Batı !Iıristiyanlığından ve Latin dünyasından farklı, kendine özgü bir dinı yolu tercih ettiğini gösteren siyası ve toplumsal hareketti. Bkz.: Ostrogorsky, Age., s. 480.

20 Kumflme Kilisesi: Seyyahın çağdaş i tarihçi Ebu'I-Fid1i (ö:732/1332) şöyle der: "Bu mıntıkada evvelce Süleyman (as.) tarafından büyük bir mabet inşa edilmiş, ancak bu mabet Buhtunnasr (Nebukadnassar) tarafından yıktmlmış idi. Daha sonra İran krallarından biri bu mabedi tekrar yaptırmış ise de Rum kralı Titus tarafından yine harap edilmiştir burası. Fakat yeniden restorasyon ve genişledırne imkanına kavuşan bu mabet, Kayser Kustantin ve annesi Helana'nın Hıristiyanlığı kabul etmesiyle tamamen harap edilmiştir. Kustantin o civarda Hz. İsa'nın mezarı olduğu sanılan yere bir kilise yaptırmıştır ki bu yapı Arapçada Kumame (Batı dillerinde ise St. Sepulchure) Kilisesi diye bilinmektedir." Bkz.: İmadüddın Ebu'l-Fida, Takvimü'/-Bu/ddn, Reinaud ve Baron Mac Guckin neşri, Paris, 1840, s. 240-241.

21 Ubsumi; Potamasa yani Haliç: Ubsumi herhalde eski Yunanca nehir anlamına gelen Potamosa kelimesinden bozmadır. Bkz.: Gibb, Age., C. 2, s. 508.

22 Astanbu!: İbn Battuta'dan önce Yakut Hamevı de, bu şehir için Istanbul adını kullanmıştır. Ebu'I-Fida, İstanbul, Halici'nden bahsederken bu kelimeyi kullanmıştır. Herhalde İstanbul, kelimesinin yaygınlaşması İtalyan taciderin katkılarıyla oldu. Bkz.: MEB ls/dm Ansik/opedisi, lstanbul mad.; Ebu'I-Fida, Takvim, s. 32; Yakut Hamevı, Mu'cemü'I-Bulddn, C. 4, s. 395.

23 Galata: O dönemde daha çok Cenevizlilerin oturduğu semt. 1267'de burası tamamen onlara tahsis edilmişti. Cenevizliler İstanbul'un fethine kadar burada kalmışlar ve bu semti parlak bir ticaret merkezi haline getirmişlerdir. Bkz.: Ostrogorsky, Age., s. 420.

24 Kums: Bu kelimenin aslı, "kont" anlamındaki "Comes" olmalı. Fakat o dönemde Cenovalı başyetkili yani kont, "podestat" diye isimlendirilirdi. Belki de İbn Banuta burada Batı dillerinde "consul" diye adlandırılan yetkiliyi, yani konsolosu kastetti. Bkz.: Gibb, Age., C. 2, s. 508; A. Tazı, Age., C. 2, s. 251.

25 Büyük kilise (=Ayasofya) ve çevresinde yer alan dinı amaçlı hizmet kurumlarının tasviri: Ayasofya, eski bir kilisenin yerine 2. I ustinyanus tarafından yeniden inşa edilmiş ve bugünkü kubbesi ve dev sütunları o zaman konmuştur. İbn Battuta, Ayasofya'nın içini görmediğini, sadece çevresinde buluna~ dinı yapıları anlatabileceğini söylüyor. Ancak İbnü'I-Hatıb gibileri sanki seyyah bu kilisenin içine girmiş ve abartılı rakamlar vermiş gibi onu eleştiri yağmuruna tutmuşlardır. Bkz.: Ostrogorsky, Age., s. 67; İbnü'I-Hatıb Lisaneddin, eI-lhllta, C. 3, s. 273; Mehmed İzzeddin, "Ibn Battoma et la. Topographie byzantine" Actes du VI. Congres internationale des Etudes byzantines, ParIs, 195f,II, 195.

26 Asaf bin Berhıya: Hem ıslam, hem de Musevı geleneğinde adı Hz. Süleyman'ın veziri olarak geçer.

27 Bizans'ta 1330'lu yıllar; mistik ve zahidane akımların yükselişi: ıbn Battiita'nın Bizans yolculuğunda bol yer tutan manastır ve zahit tasvirleri hiç de abartılı değildir. Tarihçilerin bildirdiğine göre Bizanslıların yaşadığı ağır siyası ve ekonomik bunalımlar Hesykhast (=Hesukhast) denen keşişler önderliğinde güçlü bir mistik akımın doğmasına yol açmıştı. Bu akıma karşı çıkan parlak hatipler zuhur ettiyse de onların karşısına Gregorios Palamas çıktı ve 1340'lı yıllarda bu züht ve mistisizm akımı devletin resmı görüşü oldu. Bkz.: Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, s. 472.


Anahtar Kelimeler
Ibn Battuta 14 yy İstanbul'unu anlatıyor, istanbul, galata, ayasofya
İlgili Diğer Konular

İstanbul Arkeoloji Müzesi (Fotoğraf) İstanbul'daki bu müze arkeoloji tarihi ile ilgili çok önemli eserleri barındırıyor.

Dolmabahçe Sarayı (Fotoğraf) İstanbul'daki bu saray Osmanlı nın son demlerinde kendini gösterme çabasının bir ürünü.





Sitede yayınlanmasını istediğiniz Word veya PDF formatındaki özgün yazılarınızı denizemesaj@gmail.com adresine gönderebilirsiniz. Arzu ederseniz kendi isminizle yayılanır. Yine bu adresten görüş ve fikirlerinizi iletmeniz de mümkün.
You can send your original articles in Word or PDF formats that you want to be published on this site to denizemesaj@gmail.com. If you wish, it will publish by your own name. It is also possible to send your opinions and ideas at this address.